26 Mayıs 2017 Cuma

Kırk Yıl Hatırlı Sohbetler; Radikal Dönüşüm


''KIRK YIL HATIRLI'' SOHBETLER

   Radikal Dönüşüm

   Nerede bir başarı hikayesine rastlasam, bir sohbet koparmadan bırakmadığım malumunuz. Bu sefer bu fırsatı; dört yılımı geçirdiğim ve yıllar sonra yolumun bir sebeple yeniden düştüğü Bursa'da yakaladım. Tamamen tesadüf eseri olduğunu belirtmeliyim...Sadece şans!

   Bursa'ya kadar gidip, değerli dostları görmemek olmazdı tabi. İçlerinden bir tanesi; Bursa'nın köklü ailelerinden birine ait bir tekstil firmasının toplam kalite yönetiminden sorumlu eski bir arkadaşımdı. Böylece kendisinin daveti üzerine, şirketlerinin geleneksel hale getirmiş olduğu ''Birlik&Beraberlik'' yemeğine katılma şansım oldu.

   Bursa'nın tanınmış ve şık otellerinden birinde gerçekleşen yemek için hayli emek ve para harcandığı şüphesizdi. Yemek salonuna girene kadar yürüdüğümüz geniş koridor; sağlı-sollu bir şekilde şirketin -profesyonel bir fotoğrafçı tarafından çekildiği belli olan-görselleri ile süslenmişti. Salona girdiğimizde, bizi oldukça güzel çiçeklerle bezenmiş masalar ve masaların tam karşısına, salonun her yerinden görülebilecek bir şekilde, dev bir beyaz perde ve projeksiyon sistemi kurulmuştu. Sebebini yemek saati gelip çatınca anladım..

   Yemek, şirketin ''geçmişi, bu günü ve geleceği'' konularını kapsayan güzel bir kısa filmle başladı. Benim açımdan oldukça dikkat çekici bir filmdi. Kişilik özelliklerim, mesleğime olan takıntım ile birleşince en ince detaylara bile takıldığım artık herkes tarafından biliniyor olacak ki, yüz ifadem yakalayan arkadaşım film esnasında kulağıma eğilip; eğer istersen yönetim kurulu başkanımızla seni tanıştırabilirim.. dediğinde, kesinlikle isterim! diye bağırdığımı hatırlıyorum.

  Evet, kesinlikle istiyordum. Çünkü, izlediğim 10 dakikalık film, kafamda onlarca soru cümlesi yaratmıştı. Her birini sormam mümkün değildi tabi, bu yüzden yemeğin geri kalan kısmında en önemli sorularımı bir sıraya koymakla meşguldüm.

   İlk sorum kesinlikle şu olacaktı;

   Aile üyelerinin bir çoğu tekstil ve endüstri mühendisi olmasına rağmen filmin başında, şirketin tekstil sektöründe değil, gıda sektöründe faaliyet göstermek üzere açıldığı ve yaklaşık 6-7 yıl bu sektörde faaliyet gösterdiği anlatılıyordu. ''Bu radikal bir karar değil mi? Farklı bir sektör, farklı bir alan...''

  Hali ile ikinci sorumu tahmin etmek zor değil.

''Neden gıda sektöründen vazgeçip tekstil sektörüne geçiş yapıldı?''

   Çalışanlar neye göre seçilmişti? Bu şirkette kariyer sahibi olmak için neler gerekliydi... derken konuyu asıl soruma getirmem gerekiyordu.

   Şirketin gıda sektöründe faaliyet gösterdiği 7 yıl boyunca, filmde görülen yüzler hep aynıydı. Genel müdürler, yöneticiler, birim amirleri hatta temizlik görevlileri.. Ama tekstil sektörüne geçişten itibaren, çalışanların tamamı neredeyse değişmişti! Evet sektör değişikliği, bir takım pozisyonlarda değişimi şart kılar ancak bu, genelde yönetim birimlerinde ve vasıflı personelleri kapsayan bir değişim olur. Bu şirkette ise, kapıdaki bekçiden, şoföre, temizlik  personellerinden, santral memurlarına kadar bir değişim söz konusuydu. Ve neden olduğunu anlamadığım bir şekilde bu durum filmde, açık açık dile getirilmiyor olsa da, bilinçli bir şekilde gösteriliyordu. İşte, tanışma anına dek içimi kemiren soru tam olarak buydu... 

                                                                     NEDEN?

   Akşamımız son derece keyifli bir şekilde devam ederken, arkadaşım kolumdan tutarak beni üst düzey yöneticilerle birlikte şirket kurucularının da bulunduğu hoş ve her anlamda donatılmış bir masaya götürdü. Bir kaç kişiyi başı ile selamladıktan sonra, beni yaklaşık ellili yaşlarının henüz başında -az önce izlediğim filmde kurucu aile üyelerinden olduğunu  hatırladığım- bir beyefendinin yanına çekerek, taktim etti. Mesleğimi, yaşadığımı şehri, nerden tanıştığımızı anlatırken oldukça rahat görünüyordu. O halde, çalışanlarına karşı samimi hatta belki babacan bir şirket sahibiydi.

   Yanılmamıştım, beni oldukça nazik karşılayan bu beyle, ara sıra yöneticilerin de dahil olduğu, güzel bir sohbetin içinde buldum kendimi. Tabiki tüm cevaplara da bir bir ulaştım. Sizi daha fazla ayrıntıya boğmak değil niyetim, bu yüzden hemen cevaplara geçeceğim.

   Öncelikle, endüstri mühendisi olan bu beyefendi, gıda sektörünün o dönem kendisi için bir tutku olduğunu anlattı. Hatta öyle bir tutkuymuş ki, dünyanın dört bir tarafını adeta bir gurme havasında gezerek, kuracağı iş için kendisine bir veri tabanı bile oluşturmuş.

   -Riskli olduğunu biliyordum ama tutkularımı bir kenara bırakamıyordum. Sonra öğrendim ki insan her konuda bir şey bilmeli ama her şeyini bildiği bir konu ile ilgili kesin kararlar almalı (samimiyeti o kadar hoşuma gidiyor ki gülümsüyorum, karşılık olarak gülümsüyor).

   Hemen arkasından ikinci soruma yanıt geliyor, aslında sonuna kadar sektör değişikliğini hiç düşünmemiş. Ancak şirketin yedinci yılında durumlar oldukça kötüye gitmiş. Maddi olarak büyük kayıplar vermişler. O dönem sektör genelinde yaşanan olumsuz gidişatta tuzu biberi olmuş ve büyük bir tutkuyla kurulan şirket, finansal danışmanlara ve vasıflı onlarca personele rağmen, krizin eşiğinde bulmuş kendini.



   - Ya şirketi kapatacaktım ya da elimde olan sermayemi yeni bir radikal karara hibe edecektim. Ben yeni bir kararı seçtim... (yine beni gülümseten bir cevap). Gerek ailemin gerekse benim daha vakıf olduğumuz bir alana yatırım yapmaya karar verdim. Yani tekstil.. Üstelik Bursa bunun için oldukça doğru yerdi. (Öyle değil mi diye sorarken o da gülümsüyor). Kalan tüm varlığımı, şirketi dönüştürmek için harcadım. Zor geçen bir yılın sonunda artık üretim ve satış yapabilen bir tekstil şirketiydik. Sıra asıl dönüşümdeydi...

   Sanırım soruların gidişatından, asıl olarak neyi merak ettiğimi anlamıştı ya da sohbetin akışı bizi kaçınılmaz olarak bu konuya getiriyordu. Anlamış olsa da şaşırmayacaktım zira oldukça zeki olduğunu anlamak pek zor değildi! Hemen sordum; ''sanırım asıl dönüşümden kastınız, çalışanlarınız...''

   -Hemde hepsi! diye cevaplıyor. Hepsi, birer birer..

   -Neden? (Bu sorunun arkasından, beni uzun süre üzerinde düşündüren ve bu yazıyı kaleme almama neden olan o cevabı alıyorum!)

    -Çünkü gıda benim sadece tutkumdu... Onların ise işi! Beni adım adım krize götüren, ucuna kadar geldiğim uçurumdan, düşeceğim anı sessizce izleyen bir ekip düşün. İşte ben o ekibin, kriz sonrasında şirketimi rayına oturtmak için çabalayacağına hiç bir zaman inanmadım. Üstelik  sadece ben değil artık tüm Bursa, şirketimin içinde bulunduğu durumdan haberdardı ve aynı yüzlerle devam etseydim ne olurdu biliyor musun Eda'cığım? Yeni bir adım atmış olmaz sadece bir ölüyü diriltmeye çalışıyor olurdum. Bir kaç ay içinde 53 yetkilinin neredeyse 40'nı çıkarmış ve yerine ciddi bir eleme ile yalnızca -her biri alanında uzman- 20 kişi almıştık. İnanabiliyor musun 40 kişi yerine 20 kişi... Ve hiç bir şey aksamıyordu. Yarıya inen sadece maliyet olmuştu. Maliyetlerden yapmış olduğum tasarrufu, çalışanlarımın eğitimine ve ailelerine kullandım. Bu gün burada gördüğün insanların neredeyse tamamı o ekibin bir parçası. Bu şirketin en büyük özelliği şu; ben her şeyimi onlara borçlu olduğumu iyi bilen bir patronum ve bunun farkındalığı ile kararlar alıyorum. Onlar da sahip oldukları her şey için bana minnet duyuyor ve görevlerini bu sorumluluk bilinci ile yerine getiriyorlar. İşte bu benim gurur tablom..

   Yemeğin başında izlediğim ve anlatmaya çalıştığım bütün filmi unutun.. Çünkü başarı işte tam olarak, duymuş olduğum bu son cümlelerin altında yatıyor!

   Bu arada unuttuğumu düşünmeyin! Tabi ki de bu ciddi personel değişiminin, filmde sözle ifade edilmese de, neden bu kadar göz önüne serildiğini sordum. Cevap mı? Her şeyi anlatan bir gülümseme ve tahmin ettiğime çok yakın bir cümle;

- Sadece maziyi hatırlatan küçük bir detay...













19 Mayıs 2017 Cuma

Ufıktaki Buzdağı


                                UFUKTAKİ BUZDAĞI


  19 Mayıs,
  Gençlik,
  Geçmiş ve gelecek,
  Geleceğimiz..

   Aklımdan bu kelimeler geçerken; gözüme, önümdeki ekranda beliren bir takım veriler takılıyor;


  • Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2017 yılı Şubat döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 676 bin kişi artarak 3 milyon 900 bin kişi olmuş
  • İşsizlik oranı ise 1,7 puanlık artış ile yüzde 12,6 seviyesinde gerçekleşmiş.
  • Aynı dönemde; tarım dışı işsizlik oranı 2,1 puanlık artış ile yüzde 14,8 olarak tahmin edilmiş
  • Genç nüfusta (15-24 yaş) işsizlik oranı 4,7 puanlık artış ile yüzde 23,3 olmuş
  • 15-64 yaş grubunda bu oran 1,8 puanlık artış ile yüzde 12,9 olarak gerçekleşmiş
  • Türkiye’de nüfusun en az yüzde 18’i yaşam boyu kaygı ve strese bağlı bir ruhsal hastalık geçiriyormuş muş muş muş....

   Liste devam ederken, az önce aklımdan geçen kelimeler tıpkı birer cam biblo gibi parçalara ayrılıyor. Tabi, zihnimin derinliklerinde..

   Şimdi başka bir görüntü var aklımda; bir buzdağı... hani, her birimizin defalarca bıkmadan izlediği, o meşhur filmdekine* benzeyenlerden!

   Buzdağlarının özgül ağırlıkları 0,9 gram/cm³, suyun özgül ağırlığı ise 1'dir... Hal böyle olunca sudan daha hafif olan buzdağlarının bir kısmı suyun yüzeyinde kalıyor. Ancak görüş açımıza girmeyi başaran bu oran, bütün bir buzdağı düşünüldüğünde sadece 1/10!! Geri kalan devasa kütle, suyun altında.. Görmüyoruz ama var! Kestiremiyoruz ama riskli!

   Sanıyoruz ki kaptanı endişelendiren şey sadece görebildiğimiz küçük bir buz kütlesi -tıpkı açıklanan işsizlik oranları gibi- ancak durum bildiğimizden de, gördüğümüzden de, açıklanandan da çok daha vahim!

   Şimdi ise bambaşka bir ses beliriyor zihnimde ve bir görüntü. Çok temiz, çok berrak ve tanıdık.... O ki;

  "Milletin bağrından temiz bir kuşak yetişiyor. Eserimi onlara bırakacağım ve gözüm arkada kalmayacak"diyen Mustafa Kemal Atatürk'ün ta kendisi...

   Gençleri, "bugünün teminatı, yarının garantisi" olarak gören Atatürk, zihnimdeki söylevine devam ediyor;

   Gençler! Vatanın bütün ümit ve istikbali size, genç nesillerin anlayış ve enerjisine bağlanmıştır. (1919)

   Eşit eğitim hakkı ellerinden alınmış, eğitim kalitesi düşürülmüş, torpil ile kariyer kelimelerinin eş zamanlı kullanıldığı bir toplumda yetişen, işsizlik ile mücadele eden, gelecek kaygısı altında ezilmemek için savaşan, fikirleri hiçe sayılan, tüm bunlara isyan ettiği vakit toplum tarafından hor görülen.... ve ne yazık ki; göz göre göre rotasını buzdağına çevirmiş gençlerin enerjisine!


   Tüm bunları düşünürken yine bir şeyler çatırdamaya başlıyor içimde, bu sefer dilim varmıyor parçalara ayrılıp, git gide silikleşen görüntüyü anlatmaya...

  Sonra bir cümle çarpıyor gözüme! Yine Ata'mın ağzından dökülmüş... Birdenbire; güzel bir his, içimden geçen tüm kötü senaryoları savuşturuveriyor. Belli belirsiz mırıldanırken buluyorum kendimi...;

  Eğer O, hiç düşünmeden, duraksamadan ve sesi dahi titremeksizin; 

                  
             ''Bütün umudum gençliktedir''

 demişse; umutsuzluğa kapılmak benim ne
HADDİME?


    
* Titanic



27 Nisan 2017 Perşembe

Yönetim Dehası ''Maestro''


                   YÖNETİM DEHASI ''MAESTRO''

   Eski Yunancada dans etmek anlamında kullanılan ''orkhestra'' kelimesinden türemiş olan ''Orkestra'', yeniçağın başından itibaren çeşitli sazların bir araya gelmesiyle kurulan toplulukları ifade etmek amacı ile kullanılmıştır. Günümüzde orkestralar için; dört ana enstrüman grubundan çeşitli elemanların birlikte müzik yaptığı, büyüklüğü esere göre değişebilen çalgılar topluluğu tanımlaması yapılmaktadır. Tahta üflemeli çalgılardan vurmalılara, yaylılardan bakır üflemelilere kadar yaklaşık 20 çeşit enstrüman.. Davullar, ziller, trompetler, viyolanseller, arplar, kemanlar, piyanolar, klarnetler... Ses rengi ve yapısı birbirinden farklı olan onlarca enstrüman bir arada ve başlarında da birbirinden farklı karakterlere, yeteneklere sahip onlarca sanatçı. Hepsi aynı anda sahnede ve her bir enstrümandan aynı anda sesler yükseliyor... Normal şartlar altında bir gürültü kirliliği oluşturmasını beklediğimiz tüm bu sesler; bir orkestra şefinin, tek bir kelime dahi etmeksizin, elinde tuttuğu bir çubuk yardımı ile ya da bazen yalnızca ellerini kullanarak doğru tempoyu göstermesi ile muhteşem bir müzik şölenine dönüşüveriyor. Nasıl oluyor da bir insan, hiç ses çıkarmadan, elindeki çubukla, hatta bazen sadece ellerini kullanarak yüzlerce müzisyenin enstrümanından çıkan seslerden tümüyle sorumlu oluyor ve harika bir müzik şöleninin ortaya çıkmasına öncülük ediyor? Bir İK'cı olarak bu soruya tam bir yanıt vermem mümkün değil tabi ancak her zamanki gibi beynim, okumuş olduğum bu bilgilerin içerisinden, yine çalışma hayatına dair bir şeyler çekip çıkartıveriyor.

   Sizce de bir orkestra ile bir şirket birbirine oldukça fazla yönden benzemiyor mu?


   Farklı sesler, farklı karakterler, farklı yetenekler aynı amaç doğrultusunda bir arada! Bir de Yönetici faktörü var tabi, tıpkı orkestra şefi gibi.. O halde konuyu iyi bir yönetim stratejisine bağlamadan önce, şu orkestra şefine daha detaylı değinmekte fayda var.

  Bir Orkestra Şefli Tam Olarak Ne Yapar, Orkestrayı Nasıl Yönetir?


   Bir orkestra şefinin en temel görevi, doğru tempoyu yakalamak ve göstermektir. Çünkü ancak doğru bir tempo yakalanırsa, birbirinden farklı onlarca hatta yüzlerce ses, bir bütün halinde, güzel bir esere dönüşebilir.

   Şef, gerekli gördüğü durumlarda kimi sesleri bastırırarak kontrol altında tutar, kimilerini ise öne çıkararak esere kendi yorumunu katar. Bunu gerçekleştirirken keskin bir otorite kullanır ancak bu sessiz, dingin ve birleştirici bir otoritedir.

   Orkestradan çıkan her bir sese kulak kesilir, büyük bir dikkat ile dinler.. Her bir sese değer verir. Çünkü o seslerden biri dahi olmasa parçalar eksik kalacak ve bütün tamamlanamayacaktır.

    En önemlisi ise bir orkestra şefi, bütün bir orkestranın YÜZÜDÜR! Evet, siz güzel bir beste dinlersiniz ama gözlerinizi göz alıcı bir yönetici karizması ile tempo tutan orkestra şefinden alamazsınız...

   Oldukça karizmatik olan bu iş aslında hayli zordur. Şef; orkestrasına hakim olan kültürü bilmelidir, ortaya çıkacak her bestenin ne anlatmak istediğini,hangi duyguların hangi yoğunlukta seyirciye iletileceğini bilmek ve hangi parça için hangi sesi işitmek istediğini öngörmek zorundadır. Kolay iş değil yani.. Tıpkı bir şirketi, şirket çalışanlarını ve tüm şirket değerlerini doğru yönetebilmek gibi;      
 
   Kontrollü,
  Kararında bir otorite ile,
  Sakin,
  Fikirlere ve yeteneklere saygılı,
  Sorumluluk bilinci ve temsil gücü ile!!

   Kısacası, bir orkestrayı yönetmek nerdeee bir şirketi yönetmek nerde? diye düşünüyorsanız çok yanılıyorsunuz çok... Bambaşka yönetim alanları demeyin hiç! Zira ikisi içinde iki seçenek sunuyorum size;

               İYİ YÖNETİM VE KÖTÜ YÖNETİM

   Ya mükemmel bir yönetim ile harika bir müzik şölenine imzanızı atarsınız/ Kar, üretimde verimlilik, performans artışı, itibar kazanırsınız.

   Ya da kötü yönetir, seyircilerinizi arkalarına dönüp bakmadan uzaklaşacakları bir gürültü kirliliği ile karşı karşıya bırakırarak kariyerinizi sonlandırırsınız / müşteri-çalışanlarınızı kaybeder, imajınızı-itibarınızı yerle bir eder, elinize geçen tüm fırsatları yokeder ve kendi kendinizi bitirirsiniz.

Gördünüz işte... İster bir Maestro olun ister bir şirket yöneticisi! Her koşulda sadece iki seçeneğiniz var!

                          YA İYİSİNİZ YA DA KÖTÜ!





15 Nisan 2017 Cumartesi

Kabaklar ve Kafalar



                      KABAKLAR VE KAFALAR

Hiç unutmam, henüz ilkokul yıllarımda din kültürü ve ahlak bilgisi dersimize giren ve dinimize ait temel bilgileri onun derslerinde öğrendiğime şimdi binlerce kez şükrettiğim, bir **öğretmenim; her dersin sonunda; Çocuklar! derdi..

''Çocuklar sakın ha unutmayın, kabaklar çarpışır çekirdekler dökülür, kafalar çarpışır FİKİRLER dökülür''


Günümüz din adamlarının-kati suretle genelleme yapmıyorum ancak şahit olduklarımı göz önüne alarak çoğul bir ifade kullanmak durumundayım- özellikle çocuklara, bilimi ve dini adeta siyah ile beyaz olarak göstermeye çabalayan yaklaşımlarını gördükçe, bizlere her dersin başında genel kültür soruları soran ve yine her dersi aklıma kazınan bu muhteşem söz ile bitiren değerli hocamı artan bir saygı ve de minnet duygusu ile anıyorum ve konusu açılmışken kendisine teşekkürü bir borç biliyorum.

Bu cümleyi durup dururken nereden hatırlayıp sizlerle paylaşma gereği duyduğuma gelecek olursam;  14/04/2017 Cuma akşamı çok güzel bir birliktelik ile bu güzel cümleyi bir kere daha deneyimleme şansı yakaladım. Alanya sınırları içerisinde; turizmden beyaz eşyaya, gıdadan, elektronik aletlere ve hizmet sektörüne kadar çeşitli sektörlerde faaliyet gösteren pek çok Şirket/işletme' de insan kaynakları yöneticisi olarak görev yapan birbirinden güzel insanlar ile muazzam bir ortamda bir araya geldik. Konumuz; tabi ki sürekli gelişen bir dünya düzeni içerisinde, her birimizin gönül verdiği İnsan kaynakları yönetiminin değişen yüzü ve rotası idi. Hali ile konuşacak konu da, söylenecek söz de, yapılacak iş de hayli fazlaydı.

   Yaklaşık 2,5 saat süren keyifli sohbetin her dakikası, abartmadan ve tüm samimiyetimle söylüyorum, zihnimin içerisinde aynı cümleler döndü. ''kabaklar ve kafalar, çekirdekler ve fikirler...'' Ne güzel, ne anlamlı şey; birlik olabilmek, bir arada olabilmek, özgür fikir beyanında bulunabilmek, saygı çerçevesi içerisinde tartışabilmek ve masaya onlarca FİKİR dökebilmek!!

   Bizler dün akşam, tamamen farklı fikirlerden oluşan ORTAK bir AKIL oluşturduk ve dedik ki;

-Daha sık bir araya gelelim
-Daha sık fikir alış-verişinde bulunalım
Hatta gelin bu ortak aklı bir de Ortak bir çatı altında birleştirelim. Birleştirelim ki, ortaya dökülen tüm güzel fikirler yalnızca bizlerin masasında kalmasın. Daha fazla meslektaşımıza ulaşsın, ulaşalım... Mesleğimizi bir değil, bir kaç adım hatta onlarca adım öteye taşıyalım. Topluma, mesleğimize, henüz ulaşamadığımız meslektaşlarımıza daha fazla hizmet edelim. Gelin, bu mesleğe gönül vermiş güzel insanların özverileri, azimleri ve emekleri ile DERNEKLEŞELİM..

İnanmak, başarmanın yarısı imiş. Doğru! Bizler işin yarısını hallettik çoktan ve bir sonraki görüşmenin tarihini de konu başlıklarını da belirledik gitti.

Zaman bizlere neler gösterir bilinmez ama dün akşam o masaya dökülen fikirler, sonuç her ne olursa olsun, altın değerinde.

Akıl akıldan üstündür derler ya hani, üstün müdür değil midir bilinmez ama birlikte muazzam oldukları kesin!



** Saygıdeğer hocam İSMAİL KOÇAK'a, bilim ışığı ile aydınlatılmış bir din eğitimi vererek, sormayı-sorgulamayı bilen bir neslin yetişmesinde oldukça önemli bir rol üstlendiği için minnettarım. Saygı ile ellerinden öpüyor ve tekrar tekrar teşekkür ediyorum.


11 Nisan 2017 Salı

Nikola Tesla; ''Mucize değil, Mücadele''


NIKOLA TESLA ''MUCİZE DEĞİL, MÜCADELE''

İK'ya Tesla'nın penceresinden bakmak..

   İlk olarak, sıkılmadan defalarca izlediğim The Prestige(2006) isimli film ile zihnimde yer edinen, ardından bütün merakımla peşine düşüp hakkında onlarca kitap okuduğum; muazzam bir zeka, öngörü ve hayal gücü... Sırp kökenli Amerikalı mucit, fizikçi ve elektrofizik uzmanı Nikola Tesla. Yani zamanın ötesindeki adam!

   Alternatif akım, telsiz, uzaktan kumanda, radar, radyo frekans alternatörü, kozmik ses dalgaları gibi hayal etmesi bile güç olan onlarca mucizenin yaratıcısı Tesla, benim de hayranlık duyduğum karakterlerin başında geliyor hali ile. Ancak bu hayranlığın kaynağını açıklamam gerek zira elektrikle, fizikle ya da kozmik alanla yakından ilgili falan değilim. Ben, başarı hikayelerine kafayı takmış bir İK'cı olarak; Tesla'nın mücadeleci kişiliğine ve çalışma disiplinine hayranım.

   Yakın zamanda, Tesla'nın kendi kaleminden hayatını anlattığı bir otobiyografi geçti elime. Kitabın kapağında yer alan ''Gerçek ödüller, hiçbir zaman yapılan iş ve gösterilen fedakarlıklarla doğru orantılı değildir'' cümlesini görür görmez TAMAM dedim bu kitap okunmalı, bu kitaptan çalışma hayatına ilişkin bir şeyler yakalar, yorumlarım ben...Yakaladım da!
  
  Tesla'nın kaleminden dökülen bu cümle; bugüne kadar okumuş olduğum otobiyografilerden bir kenara not ettiğim binlerce şahane cümlenin arasında ''altı en iyi doldurulmuş'' cümleydi. Ne demek mi istiyorum? Hikayeyi öğrenince sanırım sizler de beni çok iyi anlayacaksınız.


   New York'da Pearl Caddesi'ndeki ilk laboratuvarında akkor lambası için pazar aramakla meşgul olan Thomas Edison'a rastladığı zaman Nikola Tesla, gençlik heyecanıyla, kendisinin bulduğu alternatif akım sisteminin açıklamasını yapar. Kendisini ispatlamaya çalışan bu heycanlı ve zeki genç karşısında Edison, "Sen teori üzerinde vaktini harcıyorsun" diyerek konuyu kestirip atar. Tesla  pes etmez, Edison’a çalışmalarından ve alternatif akım planından bahseder. Edison alternatif akımla fazla ilgilenmez ve Tesla'ya bir görev verir; Edison’un Manhattan’da kurduğu doğru akım (Direct Current: DC) santralindeki bozuk olan bir DC jeneratörünün tamiri...
   Tesla, Edison tarafından kendisine verilen görevi her ne kadar sevmemiş olsa da Edison'un kendisine 50.000 dolar vereceğini öğrenince görevi birkaç ay içinde tamamlar. Doğru akım santralindeki sorunları beklenenden çok daha çabuk çözer. Edison’un kendisine söz verdiği ücreti talep ettiğinde, Edison son derece laubali bir soğukkanlılık ile “tam bir Amerikalı gibi düşünmeye başladığında Amerikan şakalarından da anlayabileceğini” söyler ve bir ücret ödemez. Tesla derhal istifa eder. Kısa süren birlikte çalışma dönemini, uzun süreli bir rekabet izleyecektir. Hatta 1912'de Nikola Tesla ve Thomas Edison'un 40.000 dolarlık Nobel Ödülü'nü paylaşmaya seçildikleri açıklandıktan sonra Nikola Tesla, bu ödülü reddettiğini açıklar.

   Hikayenin bu kadarcık kesiti bile kapakta yer alan cümlenin nasıl tecrübe edildiğini, altının ne ile dolu olduğunu ispatlamaya yetiyor da artıyor tabi. Siz yine de öncesini ve sonrasını daha da detaylı öğrenmek isterseniz;  http://www.acikbilim.com/2013/03/dosyalar/acdc-savaslari-nikola-tesla-thomas-edisona-karsi.html linki üzerinden tüm hikayeyi okuyabilirsiniz.

   Tesla'nın  şanssızlıkları ve hayat mücadelesi bununla da bitmiyor;

  • Radyoyu Marconi icat etti sanılır, X ışınlarını Röntgen'in keşfettiği, vakum tüp amplifikatörünü de Forest'in. Tüm bunları ve daha fazlasını aslında Nikola Tesla'nın icat ettiğini bilen sayısı ise bir elin parmaklarını geçmez,
  • Endüstrinin floresan lambayı "icat etmesi"nden 40 yıl kadar önce kendi laboratuvarında floresan lamba kullanıyor olsa dahi kimse o dönemde kendisini ciddiye almaz,
  • Amerikalılar savaş zamanında Alman denizaltılarını bulabilmek için Edison’dan yardım ister ve Tesla’nın önerisi olan "enerji dalgalarını kullanalım" fikrine Edison'un şiddetle karşı çıkması sebebiyle bugün "radar" dediğimiz aygıt olması gerekenden 25 yıl gecikmeli hayatımıza girer,
  • Dünyadaki bilim ve teknoloji yapısını değiştirebilecek birçok deney ve buluşa imza atmasına rağmen ders kitaplarında adı nadiren geçer ya da hiç geçmez!
   Yani Tesla neredeyse hiç bir zaman, başardıklarının karşılığı olarak adil bir şekilde ödüllendirilmez ve kimseden takdir görmez - en azından hayatta iken- üstelik ciddiye alınmayarak neredeyse cezalandırılır..

   Peki tüm bunlara rağmen Tesla bir an bile olsa vazgeçmeyi aklından geçirdi mi? ASLA.

Bizler, yani bu günün gençleri, ne kadar da çabuk pes ediyoruz!
İşsizlik diyoruz vazgeçiyoruz,
ekonomi diyoruz vazgeçiyoruz,
ruh hali diyoruz vazgeçiyoruz,
kader kısmet diyoruz vazgeçiyoruz ya da vazgeçtiğimizde söyleyecek, sığınacak bir şeyler muhakkak buluyoruz.
Ayağımıza takılan en küçük taşta ya da bize yapılan en küçük haksızlıkta elimizden gelenin en iyisini yapıyoruz;

''VAZGEÇİYORUZ''...

OLABİLİR

  • İnsanlar, bir işi yapamayacağınızı düşünmüş olabilir,
  • Küçümsenmiş ve küçük düşürülmüş olabilirsiniz,
  • Vazgeç, olmaz, İMKANSIZ diyenler çok olmuştur belki
  • Siz çok çalışmış, çok emek vermişsinizdir de bir başkası toplamıştır tüm övgüleri,
  • Hiç ödüllendirilmemiş, takdir edilmemiş hatta emeğinizin karşılığını dahi alamamışsınızdır,
  • Belki de birileri sizin emeklerinize tırmanarak bir yerlere ulaşmış, siz ise bir köşede insanların bir gün gerçekten adil olup olamayacağını sorguluyorsunuzdur...
   Olabilir!

   Bırakın insanların ne düşündüğünü! Siz kendinizi ödüllendirin, kendinizi takdir edin, kendinizi övün, kendinize inanın!
Bırakın birileri sizin açtığınız o yollarda rahat rahat yürüsün. Bir gün karşınıza yeniden bir engel çıktığında; onlar pes etmek zorunda kalabilir ya siz? Siz o yolu nasıl açacağınızı zaten biliyor olacaksınız... Daha önce defalarca yaptığınız gibi!

   Benim söyleyeceklerim derya deniz elbet ancak; bu yazımı, başladığım gibi bitireceğim. Yani edindiğim her yeni bilgide, okuduğum her yeni cümlede daha fazla hayran olduğum TESLA ile...

''Bırakın doğruları gelecek söylesin ve herkesi eserlerine ve başarılarına göre değerlendirsin. Bugün onların olsun; ama uğrunda çok uğraştığım gelecek, benimdir.'' NİKOLA TESLA



             









6 Nisan 2017 Perşembe

e-HAYAT


                         e- HAYAT

   Günümüz dünyasında; İNTERNET her şeydir!

   Evde, işte, eğlencede ve aklımıza gelen her yerde internete bağlı ve de BAĞIMLI yaşıyoruz. Hal böyle olunca da her gün hayatımıza; e-posta, e-ticaret, e-bankacılık hatta e-devlet gibi onlarca kavram giriyor. Bir nevi çılgınlık. İtiraf etmeliyim ki özellikle sosyal ilişkiler konusunda insanlığı oldukça sıkıntıya sokan bu ''E'lerin'' mükemmel yanları da yok değil. Bu Post'umda, son yıllarda hayatımıza hızlı bir giriş yapmış olan mesleki bir e'ye değinmek istiyorum. e-İKY yani ELEKTRONİK İNSAN KAYNAKLARI YÖNETİMİ.

   Kavramı ilk duyduğumda oldukça yadırgadım. Biz İK'cıların-en azından mesleğine aşkla bağlı olanların- yıllardır zihinlere yerleştirmeye çalıştığı ''İnsan makine değildir'' mottosu bir tarafta dururken; elektronik ve insan kavramlarının aynı tanımlama içerisinde yer alması, benim için nasıl bir çelişkiydi tahmin edebilirsiniz. Bu nedenle oldukça merak uyandırdı bende. Tabi derinlemesine araştırıp, konunun iyice içine girince; korkularımın gereksiz olduğunu anlamam da fazla uzun sürmedi. Aslında e-İKY, insan kaynakları yönetimi içerisindeki İNSAN kaynağını daha da güçlü kılıyordu. Zaman, mekan ve pek çok maliyetten tasarruf etmek de cabası. Nasıl mı?

   -Teknolojinin nimetleri sayesinde; sürekli öğrenen, değişen ve değişime çabuk adapte olan ve dipten uca her kademenin dahil edilebildiği bir işletme kültürü oluşturulması mümkün. Nitekim; işletme çalışanları önlerindeki bilgisayarlarda çalışırken, yalnızca 5 dakika ara vererek kendileri için hazırlanmış çeşitli içerikteki bilgilendirme sayfalarında gezinebiliyor,10 dakika içinde yine sanal ortamda harika bir e-eğitim alabiliyorlar. Hatta, siz bir Word dosyası, PowerPoint sunumu ya da Excel tablosu hazırlarken ekranın sağ ve sol kenarlarında çeşitli  mesleki bilgiler, bilgilendirme kartları, giftler ve duyurular yer alabiliyor. Adeta haber bültenlerinde yer alan alt yazılar gibi. Harika değil mi? Üstelik tüm bunlar gerçekleşirken; çalışanlarınızı işten alıkoymuyor, hem zamandan hem de alternatif maliyetlerden kurtulmuş oluyorsunuz.

   -İnsan kaynakları departmanı çalışanları için adeta doping etkisi yaratan bir uygulama e-İKY. İnternetin ve teknolojinin yardımı ile rutin işlem kalabalığından kurtulan insan kaynakları çalışanları işletme için daha verimli çalışma fırsatı yakalayabiliyor. e-Arşiv'ler sayesinde dosya yığınlarının ortadan kalkması ve dökümantasyon sisteminin sanal ortama taşınması şüphesiz ki hem işletme hem de ülke ekonomisi için bulunmaz nimet. Kim bilir kaç ormanı kurtarıyoruz da haberimiz yok!

   -İçinden çıkamadığınız bir durum var ve siz sıkı bir beyin fırtınasına mı ihtiyaç duyuyorsunuz? Ya da belki işletme içerisinde hızlı bir karar alınması gerekiyor... Anında tüm çalışanların katılabileceği sanal bir anket yaratın, çalışanlarınızın görüş ve önerilerini alın, toplantı havasından da yönetici baskısından da uzak bir şekilde ortaya çıkan yaratıcı fikirleri kullanın kullanabildiğiniz kadar..

   -Elektronik ortamda oluşturduğunuz personel aday havuzu sayesinde, doğru kişiyi bulmadan önce yüzlerce adayla görüşmek yerine, kriterlerinize en uygun olanları sistemsel olarak tespit ederek zamandan tasarruf edin. Oh ne ala..

   - Online takvimler ve ilan panoları oluşturarak, çalışanlarınızın birbirinden ve işletme etkinliklerinden haberdar olmalarını sağlayın. Böylece  hem kurum içi iletişimi de kuvvetlendirmiş olacaksınız hem de ''ben duymamıştım'' cümlesini ortadan kaldırarak, şirket etkinlik ve organizasyonlarına maksimum katılım sağlayabileceksiniz.

   -Çalışanlarınıza; online bir platformda, sorularını konu ile ilgili uzmanlara yöneltebilecekleri bir sistem kurun. Misal;  ''sık sorulan sorular'' köşeleri, uzaktan yardım, soru-cevap forumları.. Böylece çalışanlarınız her problemde, çözümü sizde aramayacak ve kendi kariyer gelişimlerini takip edebilecek. e-Mentoring adı verilen bu sistem sayesinde hem sizin hem de çalışanlarınızın kafası rahat olacak emin olun!

   Özetle şunu şunları söylemek istiyorum; teknolojinin getirdiklerinden köşe bucak kaçıp, kendinize ve çalışanlarınıza yazık etmeyin. Sektörde fark yaratmak, rekabet gücünü arttırmak ve geleceğin rekabet koşullarını belirleyen güçlü şirketler arasında yer almak istiyorsanız, geleneksel kafaları şöyle bir güzel resetleyip, e-İKY kavramına merhaba demekle işe başlayabilirsiniz. Son olarak küçücük bir uyarı ile gönül verdiğim mottomdan vazgeçmediğimi de hatırlatmak isterim;

     Sistemler elektronik olsa da İNSANLAR değildir!

   Siz, siz olun; teknolojinin nimetlerini kullanarak,sahip olduğunuz en DEĞERLİ kaynaktan, emekten yani İNSAN dan daha verimli bir şekilde yararlanma fırsatını kaçırmayın...  




-




21 Mart 2017 Salı

Muhbir Ceylanlar ile Optimist Aslanlar

     

     MUHBİR CEYLANLAR İLE OPTİMİST ASLANLAR

   Her sabah Afrika'da bir ceylan uyanır. En hızlı aslandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa öldürülecektir...

 Her sabah Afrika'da bir aslan uyanır. En hızlı ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa aç kalacaktır...

  Aslan veya ceylan olmanız fark etmez.

''Güneş doğduğunda koşmaya başlasanız iyi olur''


   Okuduğunuz bu cümleler, özellikle sonunu tekrar tekrar okuduğum, oldukça evrensel ve bir o kadar da kişisel bir çıkarıma ait... Tam da ülkemiz çalışma hayatına uygun bir çıkarım tabi.

   Her yıl, tüm Türkiye genelinde binlerce genç, üniversiteden mezun olarak potansiyel işgücümüz içerisindeki yerini alıyor. Öte yandan binlerce girişimci ise; yine binlerce rakibin yer aldığı, tabiri caizse yıkıcı rekabetin yaşandığı bir piyasada, işveren rolünü giyiveriyor üzerine. Yani anlayacağınız; ceylanlar da bol aslanlar da...

   İş ilanlarını açıp şöyle bir bakarsanız göreceksiniz; açıkçası ceylanların işi pek zor. Çok değil bundan 15 yıl kadar önce ''bir üniversiteden mezun olmak'' ve ''bir dil bilmek'' sizi kolayca aranan personel haline getirebiliyordu. Şimdi mi? İngilizce yetmez; Almanca, Rusça, Fransızca, Arapça var mı? Peki ya Farsça? Kaç üniversite bitirdin? 2-3? Peki Yüksek lisans? Oda mı var? Ya doktora...? Yani bizim zavallı ceylanlar her gün, yalnızca aslanlardan daha hızlı koşmak zorunda oldukları bir sabaha değil, yer yüzünde var olan her bir ceylandan da daha hızlı koşmak zorunda oldukları bir sabaha uyanıyor. Üstelik şimdilerde bir ceylanı tuzağa düşürmek isteyen de yalnızca aslan değil tabi! Bir bakmışsınız yanı başınızda koşan bir başka ceylan; ayağınıza ÇELMEYİ TAKIVERMİŞ!!!

  O'da haklı bir yerde; siz tökezleyip düşmezseniz, sizden daha yavaş koştuğu için kendisi yem olacak! Ne yapsın. ZAVALLI..?

   Gelelim aslanlara; dişli mi dişli düzinelerce rakip... Şöyle iyi bir avı o kapmazsa bir diğeri elbet kapacak. En iyi işi çıkaran, en iyi kazancı da cebe atacak öyle değil mi? eee o zaman yükselt çıtayı yükseltebildiğin kadar;

-Üniversitelerin Endüstri Mühendisliği bölümünden mezun
-Yüksek Lisansını İŞLETME anabilim dalında tamamlamış
-En az üç dil bilen
-Minimum 3 yıl tecrübeli
-Askerliğini tamamlamış
-Maksimum 25-26 yaşında

 Kapı kapı dolaşıp şirket ürünlerinin tanıtımını yapacak EKİP ARKADAŞLARI arıyoruz.... Daha fazlası olabilir mi? demeden önce siz dua edin de, diğer bir şirketin çaycısı OXFORD mezunu falan olmasın. O çıtayı tut tutabilirsen sonra! Hepiniz işsizsiniz maazallah. Eee bir ceylanın peşinde koşan aslan sayısı arttıkça, aslanlarda öyle rahat nefes alamıyor tabi.;

   Çelmeler, av çalmalar, kirli oyunlar, fısıltılar, dedikodular, rakip hakkında atmalar tutmalar derken, daha neler neler...

   Bu kaçıp kovalamacanın arasında değeri yitip giden 3 şey nedir biliyor musunuz?

  1. Kişilik,
  2. Prensip ve
  3. Vicdan!

   Hal böyle olunca;

   Aslanlara muhbirlik yapan ceylanlar da görürsünüz,

  Ceylanlara ''ben aslında bir kelebeğim'' diyen aslanlarda.

Yok yok, vallahi mübalağa yok. Siz en iyisi güneşin doğuşunu beklemeyin;

Herkes uykudayken başlayın koşmaya!!
Hala uyuyanlar varsa; belki bir ŞANS yakalarsınız...