çalışma hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çalışma hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Haziran 2017 Salı

Dünyayı Değiştirebilir-mi-sin?

             DÜNYAYI DEĞİŞTİREBİLİR-mi-SİN?

   Yine internette gezindiğim, türlü türlü makalelere daldığım bir sabah.. Bir siteden diğerine, bir makaleden başka bir makaleye derken dikkatimi bir şey çekiyor, duraksıyorum. Beni duraksatan şey; kısa ama çarpıcı, düşündürücü ve çok tanıdık bir hikaye...

   Üniversite yılları, hayata HALA pembe gözlüklerle bakabildiğiniz bir dönemdir. Teorik bilgiler, uygulamalar, profesörler, veriler, araştırmalar... Yani kafanıza koyduğunuz meslek ile ilgili her bir detay!

   Siz hiç; her şeyi değiştirebilecek bir güce sahip olduğunuz hissine kapıldınız mı? Cevabınız, evet değil mi? Ben oldum. Üniversiteden, işte tam olarak bu his ile birlikte mezun oldum. Fakat, özellikle bizim gibi gelişmekte olan ya da kendini bu şekilde avutan- en azından gelişiyormuşuz!- toplumlarda bazı sistemler; her zaman, bilgi ve tam donanıma sahip insanlar tarafından yönetilemiyor, yönlendirilemiyor ve değiştirilemiyormuş....



   Bir düşünsenize, dünya uçabilen arabaların icat edildiği bir çağa giriyor ve siz uçan bir araba yapmaya yetecek bilgi ve donanıma sahipsiniz... Ama biri var! Size,

''Dünyanın ne yaptığı benim umurumda değil, ben arabamın karada gitmesini istiyorum'' diyen biri...

   İşte tam bu noktada, dünyayı değiştirebilecek güce sahip olmadığınızı ya da en azından ''bilginin'' tek başına bazı sistemleri, düzenleri, alışkanlıkları değiştirmeye yetmediğini anlayıveriyorsunuz. Tam bir hayal kırıklığı... 

   Evet abartılı bir örnek ama gerçek bu değil mi? Benim yüksekten uçan örneğimden sonra siz bir de, yazımın başında bahsetmiş olduğum ve bu postuma ilham kaynağı olan şu hikayeye bir göz atın;

''Ahmet iyi bir üniversitenin İnsan Kaynakları bölümünden mezun olmuştu.. Hevesliydi ve gayretini her yerde dile getiriyordu. Çağın modern argümanlarının (blog, sosyal medya, web tv gibi.. ) tamamını kullanarak şirketlerin ilgisini çekmeye çalışıyordu.

Mesleğiyle ilgili teorileri üst seviyede öğrenmeye çalışmış ayrıca okulda düzenlenen 100’den fazla seminere katılım göstermişti.
Hocaları Ahmet’e “Piyasanın iyi insan kaynakalrı çalışanlarına ihtiyacı var.. Yani Size..” sözünü misyon edindirmişti. Ahmet’te öğrendiklerini uygulamaya koymak için idealist bir tavır sergiliyordu.
Okulun ardından iş arayışına giren Ahmet çeşitli şirketlerle görüşüyor ancak uzun süre cevap alamıyordu. Kendisi de i.k eğitimi aldığı için i.k’nın bu davranışını da anlamlandıramıyordu..
Nihayet bir şirket başvurusunu olumlu değerlendirmişti. Ahmet artık ideal bir i.k için kollarını sıvayacak, hayalini kurduğu mesleğine kavuşacaktı.

Ahmet şirketin işe alım departmanında göreve başlamıştı. Yeni başladığı için teoriyle pratiğin paralel gitmemesi onu rahatsız ediyor, sürekli uygulamaları olduğu olması gereken noktaya getirmeye gayret ediyordu. Yöneticisi ile toplantılar yapıyor, teorik bilgilerini aktarıyor ve ikna etmeye çalışıyordu. Yöneticisi anlattığı şeyler için çeşitli hazırlıklar yapmasını istiyor ancak yaptıklarıyla ilgili bir türlü sonuca ulaşamıyordu.

Bir süre sonra iş hayatının gerçeğini kavramıştı. “Etkisiz yöneticiler sistem kurmak yerine, durumu idare etmeyi tercih ediyorlardı. Sistem kurmaya çalışanlar ise yavaş yavaş köreliyordu..”

    Lütfen! Durumu idare etmeye çalışanlar karşısında vazgeçmeyin. İlkelerinizden, doğru bildiklerinizden ödün vermeyin, korkmayın ve en önemlisi kendinizi köreltmeyin! Aksine, daha fazla okuyun, daha fazla araştırın ve bir gün her şeyi değiştirebileceğinize -dünyayı bile- daha fazla İNANIN...

   Küçüklük hayalİ olan uzak doğuya gitmek için her yolu deneyen, inanan, kalıpları hatta okyanusları aşan Kristof Kolomb sizce de dünyanın gidişatını değiştirenlerden biri değil mi?

   Birileri yapabiliyorsa, siz de yapabilirsiniz! hatta...

   Kimse yapamıyorsa YİNE DE siz YAPABİLİRSİNİZ!



27 Nisan 2017 Perşembe

Yönetim Dehası ''Maestro''


                   YÖNETİM DEHASI ''MAESTRO''

   Eski Yunancada dans etmek anlamında kullanılan ''orkhestra'' kelimesinden türemiş olan ''Orkestra'', yeniçağın başından itibaren çeşitli sazların bir araya gelmesiyle kurulan toplulukları ifade etmek amacı ile kullanılmıştır. Günümüzde orkestralar için; dört ana enstrüman grubundan çeşitli elemanların birlikte müzik yaptığı, büyüklüğü esere göre değişebilen çalgılar topluluğu tanımlaması yapılmaktadır. Tahta üflemeli çalgılardan vurmalılara, yaylılardan bakır üflemelilere kadar yaklaşık 20 çeşit enstrüman.. Davullar, ziller, trompetler, viyolanseller, arplar, kemanlar, piyanolar, klarnetler... Ses rengi ve yapısı birbirinden farklı olan onlarca enstrüman bir arada ve başlarında da birbirinden farklı karakterlere, yeteneklere sahip onlarca sanatçı. Hepsi aynı anda sahnede ve her bir enstrümandan aynı anda sesler yükseliyor... Normal şartlar altında bir gürültü kirliliği oluşturmasını beklediğimiz tüm bu sesler; bir orkestra şefinin, tek bir kelime dahi etmeksizin, elinde tuttuğu bir çubuk yardımı ile ya da bazen yalnızca ellerini kullanarak doğru tempoyu göstermesi ile muhteşem bir müzik şölenine dönüşüveriyor. Nasıl oluyor da bir insan, hiç ses çıkarmadan, elindeki çubukla, hatta bazen sadece ellerini kullanarak yüzlerce müzisyenin enstrümanından çıkan seslerden tümüyle sorumlu oluyor ve harika bir müzik şöleninin ortaya çıkmasına öncülük ediyor? Bir İK'cı olarak bu soruya tam bir yanıt vermem mümkün değil tabi ancak her zamanki gibi beynim, okumuş olduğum bu bilgilerin içerisinden, yine çalışma hayatına dair bir şeyler çekip çıkartıveriyor.

   Sizce de bir orkestra ile bir şirket birbirine oldukça fazla yönden benzemiyor mu?


   Farklı sesler, farklı karakterler, farklı yetenekler aynı amaç doğrultusunda bir arada! Bir de Yönetici faktörü var tabi, tıpkı orkestra şefi gibi.. O halde konuyu iyi bir yönetim stratejisine bağlamadan önce, şu orkestra şefine daha detaylı değinmekte fayda var.

  Bir Orkestra Şefli Tam Olarak Ne Yapar, Orkestrayı Nasıl Yönetir?


   Bir orkestra şefinin en temel görevi, doğru tempoyu yakalamak ve göstermektir. Çünkü ancak doğru bir tempo yakalanırsa, birbirinden farklı onlarca hatta yüzlerce ses, bir bütün halinde, güzel bir esere dönüşebilir.

   Şef, gerekli gördüğü durumlarda kimi sesleri bastırırarak kontrol altında tutar, kimilerini ise öne çıkararak esere kendi yorumunu katar. Bunu gerçekleştirirken keskin bir otorite kullanır ancak bu sessiz, dingin ve birleştirici bir otoritedir.

   Orkestradan çıkan her bir sese kulak kesilir, büyük bir dikkat ile dinler.. Her bir sese değer verir. Çünkü o seslerden biri dahi olmasa parçalar eksik kalacak ve bütün tamamlanamayacaktır.

    En önemlisi ise bir orkestra şefi, bütün bir orkestranın YÜZÜDÜR! Evet, siz güzel bir beste dinlersiniz ama gözlerinizi göz alıcı bir yönetici karizması ile tempo tutan orkestra şefinden alamazsınız...

   Oldukça karizmatik olan bu iş aslında hayli zordur. Şef; orkestrasına hakim olan kültürü bilmelidir, ortaya çıkacak her bestenin ne anlatmak istediğini,hangi duyguların hangi yoğunlukta seyirciye iletileceğini bilmek ve hangi parça için hangi sesi işitmek istediğini öngörmek zorundadır. Kolay iş değil yani.. Tıpkı bir şirketi, şirket çalışanlarını ve tüm şirket değerlerini doğru yönetebilmek gibi;      
 
   Kontrollü,
  Kararında bir otorite ile,
  Sakin,
  Fikirlere ve yeteneklere saygılı,
  Sorumluluk bilinci ve temsil gücü ile!!

   Kısacası, bir orkestrayı yönetmek nerdeee bir şirketi yönetmek nerde? diye düşünüyorsanız çok yanılıyorsunuz çok... Bambaşka yönetim alanları demeyin hiç! Zira ikisi içinde iki seçenek sunuyorum size;

               İYİ YÖNETİM VE KÖTÜ YÖNETİM

   Ya mükemmel bir yönetim ile harika bir müzik şölenine imzanızı atarsınız/ Kar, üretimde verimlilik, performans artışı, itibar kazanırsınız.

   Ya da kötü yönetir, seyircilerinizi arkalarına dönüp bakmadan uzaklaşacakları bir gürültü kirliliği ile karşı karşıya bırakırarak kariyerinizi sonlandırırsınız / müşteri-çalışanlarınızı kaybeder, imajınızı-itibarınızı yerle bir eder, elinize geçen tüm fırsatları yokeder ve kendi kendinizi bitirirsiniz.

Gördünüz işte... İster bir Maestro olun ister bir şirket yöneticisi! Her koşulda sadece iki seçeneğiniz var!

                          YA İYİSİNİZ YA DA KÖTÜ!





21 Mart 2017 Salı

Muhbir Ceylanlar ile Optimist Aslanlar

     

     MUHBİR CEYLANLAR İLE OPTİMİST ASLANLAR

   Her sabah Afrika'da bir ceylan uyanır. En hızlı aslandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa öldürülecektir...

 Her sabah Afrika'da bir aslan uyanır. En hızlı ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa aç kalacaktır...

  Aslan veya ceylan olmanız fark etmez.

''Güneş doğduğunda koşmaya başlasanız iyi olur''


   Okuduğunuz bu cümleler, özellikle sonunu tekrar tekrar okuduğum, oldukça evrensel ve bir o kadar da kişisel bir çıkarıma ait... Tam da ülkemiz çalışma hayatına uygun bir çıkarım tabi.

   Her yıl, tüm Türkiye genelinde binlerce genç, üniversiteden mezun olarak potansiyel işgücümüz içerisindeki yerini alıyor. Öte yandan binlerce girişimci ise; yine binlerce rakibin yer aldığı, tabiri caizse yıkıcı rekabetin yaşandığı bir piyasada, işveren rolünü giyiveriyor üzerine. Yani anlayacağınız; ceylanlar da bol aslanlar da...

   İş ilanlarını açıp şöyle bir bakarsanız göreceksiniz; açıkçası ceylanların işi pek zor. Çok değil bundan 15 yıl kadar önce ''bir üniversiteden mezun olmak'' ve ''bir dil bilmek'' sizi kolayca aranan personel haline getirebiliyordu. Şimdi mi? İngilizce yetmez; Almanca, Rusça, Fransızca, Arapça var mı? Peki ya Farsça? Kaç üniversite bitirdin? 2-3? Peki Yüksek lisans? Oda mı var? Ya doktora...? Yani bizim zavallı ceylanlar her gün, yalnızca aslanlardan daha hızlı koşmak zorunda oldukları bir sabaha değil, yer yüzünde var olan her bir ceylandan da daha hızlı koşmak zorunda oldukları bir sabaha uyanıyor. Üstelik şimdilerde bir ceylanı tuzağa düşürmek isteyen de yalnızca aslan değil tabi! Bir bakmışsınız yanı başınızda koşan bir başka ceylan; ayağınıza ÇELMEYİ TAKIVERMİŞ!!!

  O'da haklı bir yerde; siz tökezleyip düşmezseniz, sizden daha yavaş koştuğu için kendisi yem olacak! Ne yapsın. ZAVALLI..?

   Gelelim aslanlara; dişli mi dişli düzinelerce rakip... Şöyle iyi bir avı o kapmazsa bir diğeri elbet kapacak. En iyi işi çıkaran, en iyi kazancı da cebe atacak öyle değil mi? eee o zaman yükselt çıtayı yükseltebildiğin kadar;

-Üniversitelerin Endüstri Mühendisliği bölümünden mezun
-Yüksek Lisansını İŞLETME anabilim dalında tamamlamış
-En az üç dil bilen
-Minimum 3 yıl tecrübeli
-Askerliğini tamamlamış
-Maksimum 25-26 yaşında

 Kapı kapı dolaşıp şirket ürünlerinin tanıtımını yapacak EKİP ARKADAŞLARI arıyoruz.... Daha fazlası olabilir mi? demeden önce siz dua edin de, diğer bir şirketin çaycısı OXFORD mezunu falan olmasın. O çıtayı tut tutabilirsen sonra! Hepiniz işsizsiniz maazallah. Eee bir ceylanın peşinde koşan aslan sayısı arttıkça, aslanlarda öyle rahat nefes alamıyor tabi.;

   Çelmeler, av çalmalar, kirli oyunlar, fısıltılar, dedikodular, rakip hakkında atmalar tutmalar derken, daha neler neler...

   Bu kaçıp kovalamacanın arasında değeri yitip giden 3 şey nedir biliyor musunuz?

  1. Kişilik,
  2. Prensip ve
  3. Vicdan!

   Hal böyle olunca;

   Aslanlara muhbirlik yapan ceylanlar da görürsünüz,

  Ceylanlara ''ben aslında bir kelebeğim'' diyen aslanlarda.

Yok yok, vallahi mübalağa yok. Siz en iyisi güneşin doğuşunu beklemeyin;

Herkes uykudayken başlayın koşmaya!!
Hala uyuyanlar varsa; belki bir ŞANS yakalarsınız...






24 Ocak 2017 Salı

Reform Şart Bize !

                                                   ''Reform Şart  Bize''



   Uzun süredir hararet ile dile getirdiğim bir söylem bu. Önce bir aydınlanma dönemi bir tabiri caiz ise bir Rönesans ardından da Reform hareketi lazım bize.. Bu serzenişimin kişisel sebeplerini açıklamadan önce, söz konusu iki olgunun tarih sahnesindeki rolüne değinmek isterim. Kelime anlamı olarak ''Yeniden Doğuş'' anlamına gelen Rönesans; 15. ve 16. yüzyıllarda, önce İtalya'da başlayan, daha sonra da Avrupa'da yayılan edebiyat, güzel sanatlar ve bilim alanındaki gelişmeler, yenilikler ve anlayışlardır. Kaldı ki benim nazarımda; imrenerek, ''medeniyetin, hukukun, insana saygının kitabı olsaydı, kesin Avrupalılar yazardı'' dediğim Avrupa'nın, bugün ki Avrupa olmasına sebeptir! Neden mi? Çünkü;

  * Skolâstik düşüncenin yıkılmasına ve düşüncede serbest bir ortam doğmasına,

 * Deney ve gözleme dayanan pozitif düşüncenin ortaya çıkmasına,

 * Kilisenin zayıflamasına ve akabinde Reform hareketlerinin başlamasına,

 * Bu döneme kadar bilim, sanat ve medeniyet alanlarında İslam Ülkeleri öncülük yaparken, Rönesans hareketleriyle Avrupa Ülkelerinin, İslam Ülkelerinin önüne geçmesine,

 * Avrupa'da insan faktörünün öne çıkmasına ve insanların kendi haklarına sahip çıkmaya başlamasına neden olmuştur. Yani Avrupa; kilise tarafından baskılanmış görüş kalıplarının dışarısına çıkmış, modern felsefi düşüncenin hakim olduğu bir dünyanın kapılarını aralamış; bilime, sanata, özgür düşünceye hakettiği değeri vermeye başlamıştır. Üstelik hiçbir zaman inançlarından vazgeçmemiş, ödün vermemiş yalnızca din ve inanç kavramının; bilimin ışık tuttuğu, geliştirici ve evrensel boyutunu yaşamayı tercih etmiştir. Takiben 16. yüzyılda başlayan Reform hareketleri ile birlikte de, din alanında bir dizi yenilik yapılmıştır.

   İşin tarihsel boyutunu bir tarafa bırakarak, Avrupa'nın; ''işin Özünü'' anlamış olduğunu söylemeliyim;

- Körü körüne inanmadan önce; araştır, oku, düşün, sorgula!
- Din, gelişime engel değil, bilakis insanlığa yol göstericidir ..
- Topyekün kalkınma ve refah için ''Bilim, Sanat ve Özgür düşünce'' esastır!

  Şimdi şöyle bir dönüp; İslamiyet gibi evrensel, ilime, hoşgörüye ve uzlaştırıcı yaşam felsefesi üzerine temellendirilmiş bir dinin çatısı altında bir araya gelen Müslüman devletlere bakıyorum ve yineliyorum; yüzyıllar önce yaşamamız gereken RÖNESANS'I derhal yaşamalıyız! Ardından da, önce dinde sonra Eğitimde reform şart bize!

  ''Din, dogmatiktir'' görüşünün ardına sığınmaktan vazgeçmeliyiz.

   Evet din dogmatiktir.

   Evet ezelden beri var olan kuralların değiştirilmesi mümkün değildir ancak içerisinde bulunulan zaman diliminin şartlarını göz önüne alarak; özde değişiklik yapmaksızın, revize edilmesi mümkündür! Doğrusunu isterseniz dinde değiştirilmesi gereken de öz değil, bizim özden anladıklarımızdır. Çoğunlukla yanlış anladıklarımız...

  • Kadına şiddet uygulayıp, ''Kur'an'ı Kerim'de yeri var'' diyen zihniyette,
  • Kız çocuklarını okutmayıp, karılarını çalıştırmayan gerekçe olarak ise inançlarını kendisine siper eden zihniyette,
  • Sahip olduğumuz genç dimağlar, okuyan-yazan-üreten beyinler; işsiz ve biçare dolaşırken ''daha çok İmam hatip açılsın'' diyerek sokaklara dökülen zihniyette,
  • Kişisel çıkarları doğrultusunda; sözüm ona din kardeşinin beden ve beyin gücünü kullanıp karşılığında hakkı olanı vermeyen ama cuma namazlarında en önde saf tutan zihniyette,
  • ''Allah katında her Müslüman eşittir'' diye feryat eden ancak, sadece parayı verene düdüğü çaldıran zihniyette,
  • ''İslam hoşgörü, saygı dinidir. İyilik Allah emridir'' diye gezerken; yolda, sokakta, okulda, evde, işte hatta Milletin Meclisinde(!) yumruk yumruğa kavga eden,; küfrü ve bilimum kötü sözleri diline pelesenk etmiş zihniyette,
  • Kuran okumak farzdır derken; inandığı dinin özünü anlamak için Kur'an'ı, Türkçe okuyana burun kıvıran zihniyette,
  • Bir taraftan kul hakkına dem vururken diğer taraftan; sayfa sayfa dağıtılan sınav soruları ile makam mevki sahibi olan zihniyette,
  • '' Andolsun biz Kur'an'ı öğüt almak için kolaylaştırdık'' felsefesine sahip bir dine inanıyorken, aman haaa o günah, aman haaa uzak dur, aman ha yanlış yaparsan dinden olursun maazallah diye diye insanların içlerine korku tohumları eken zihniyette; ''Radikal bir değişim'' istiyorum ben...
  Eğer ekonomide, siyasette, sosyal ve kültürel yaşantımızda, çalışma hayatımızda; sosyal bilimlerde, fen ve matematikte, hukukta daha da önemlisi İNSANLIK mertebesinde sürekli geriye gitmek değilse niyetimiz;

                                                   REFORM ŞART BİZE!





10 Aralık 2016 Cumartesi

BİLGİ İHTİYAÇTIR; İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nden 4857 Sayılı İş Kanunu'na


                                BİLGİ İHTİYAÇTIR           

İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRİSİ'NDEN 4857 SAYILI İŞ KANUNU'NA


   İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nin kabul edildiği 10 Aralık 1948'den bu yana her yıl, 10 Aralık tarihi; tüm dünyada İNSAN HAKLARI GÜNÜ olarak kutlanmaktadır. Bu gün, her şeyden ziyade bir FARKINDALIK günüdür. Aslına bakacak olursanız mühim gün ve haftaların pek çoğu, çeşitli hediyeler ve kutlamalar ile ekonomiyi ve ticareti canlandırma hareketinden öte bir amaca sahiptir. Bu sebeple ben de günün anlam ve önemine uygun olarak; önce İnsan Hakları Evrensel Bildirisi hakkında bir kaç bir şey karalamak ardından da mesleki eğilimim sebebi ile çalışma hayatı içerisinde sahip olduğumuz temel hak ve özgürlüklere, 4857 sayılı İş Kanunumuza atıfta bulunarak, değinmek isterim.

   İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu tarafından; temel medeni ve siyasi haklar ile ekonomik, toplumsal, kültürel hakların belirli hale getirilmesi ve dil, din, cinsiyet ve ırk olmak üzere hiç bir ayrım gözetmeksizin koruma altına alınması amacı ile Haziran 1948'de hazırlanmıştır. Bir takım değişikliklerin ardından, 10 Aralık 1948'de Paris'te kabul edilmiştir. Burada dikkatinizi çekmek istediğim nokta, bildirinin hangi ülkelerin oyları ile kabul edildiğidir ya da hangilerinin çekimser kaldığı!  Bildirinin kabul oylamasında;

   Sovyetler Birliği, Beyaz Rusya, Ukrayna, Polonya, Çekoslovakya, Yugoslavya, bildiriyi yeterince GERÇEKÇİ bulmadıkları için!

   Güney Afrika Birliği, sosyal ve ekonomik hakların bu metinde yer almaması gerektiği görüşünde olduğu için!

   Suudi Arabistan ise, Bildiri’de benimsenen bazı ilkelerle, İSLAM VE ŞERİAT kuralları arasında bağdaşmazlık gördüğü için!

   Çekimser oy kullanmış, neticede bildiri Türkiye'nin de aralarında bulunduğu diğer ülkelerin kabul oyu ile kabul edilmiştir.

   Ne, sosyal ve ekonomik anlamda tarihinde en çok tahribata uğrayan, yıllarca sömürgecilik ve kölelik ile mücadele eden Afrika ülkelerinin ekonomik ve sosyal hakların korunması konusunda çekimser kalması ne de bildiri maddeleri ile, insanlık onurunu en seviyede gören İSLAM dinini bağdaştıramayan! Suudi Arabistan benim mantık sınırlarım içerisinde anlamlandırabildiğim konular değil. Tabi, bildiriyi kabul eden pek çok ülkede bu gün dahi yaşanan hak ihlalleri de öyle! Her neyse biz gelelim bildirinin genel hatlarına. Şöyle bir içeriğe değinecek olursak karşımıza,

  • Yaşama,
  • Özgürlük ve kişi güvenliği,
  • Keyfi tutuklama, hapis ve sürgünden korunma,
  • Bağımsız ve tarafsız mahkemelerde adil ve kamuya açık olarak yargılanma,
  • Düşünce, vicdan, din, toplanma ve örgütlenme özgürlükleri,
  • Sosyal güvenlik,
  • Çalışma, eğitim, toplumun kültürel yaşamına katılma,
  • Bilimsel ilerlemenin ürünlerinden yararlanma
   gibi temel haklar çıkacaktır. Buradan hareketle bildirinin özeti tam olarak şudur;

   ''İnsan doğduğu andan itibaren, sosyal bir toplum içerisinde, toplumun sahip olduğu tüm imkanlardan eşit ve adil bir şekilde faydalanarak, kişisel farklılıkları sebebi ile ayrı muameleye tabi olmaksızın güven ve huzur içerisinde, korkusuzca ve özgürce yaşama hakkına sahiptir! ''

   İnsan olmanın onuru, insan olmanın gerekleri bu kadar güzel özetlenmişken, neyi-neden-nasıl ve kiminle paylaşamıyoruz?

....

   Gelelim çalışma hayatına.. Postun başında belirttiğim üzere, bu alana olan mesleki ilgim malumunuz ancak konuyu buraya getirmemin tek sebebi benim kişisel eğilimlerim değil. Yapılan araştırmalar, ortaya konulan sayısal veriler, oranlar... hepsi de insan hakları ihlallerinin en çok çalışma hayatı içerisinde gerçekleştiğini gösteriyor. Ne yazık ki insanların, haklarının ihlale uğramasına en fazla sessiz kaldığı alan da yine çalışma alanı..
Bildiğiniz üzere çalışma hayatı düzeni bizim ülkemizde; 4857 Sayılı İş Kanunu hükümlerine göre sağlanmaktadır.
   2003 yılında yürürlüğe giren bu kanunun; çalışma temel ilkeleri, çalışma ilişkileri, şekil, usûl, hak, sorumluluk, ceza, iş güvenliği, izin, ücret, çalışma, iş sözleşmesi, sözleşme çeşitleri hakkında açıklayıcı tanımlamalar ve hükümler içermektedir. Yazımın buradan sonrasına; Nedir? ve Nasıl uygulanmaktadır? sorularını temel aldığım karşılaştırmalar ile devam edeceğim.

                                 Nedir?   - Nasıl Uygulanmaktadır?


        1. İş Kanunu md. 5;  İş ilişkisinde dil, ırk, renk, cinsiyet, engellilik, siyasal düşünce, felsefî inanç, din ve mezhep ve benzeri sebeplere dayalı ayrım yapılamaz.  İşveren, esaslı sebepler olmadıkça tam süreli çalışan işçi karşısında kısmî süreli çalışan işçiye, belirsiz süreli çalışan işçi karşısında belirli süreli çalışan işçiye farklı işlem yapamaz.  İşveren, biyolojik veya işin niteliğine ilişkin sebepler zorunlu kılmadıkça, bir işçiye, iş sözleşmesinin yapılmasında, şartlarının oluşturulmasında, uygulanmasında ve sona ermesinde, cinsiyet veya gebelik nedeniyle doğrudan veya dolaylı farklı işlem yapamaz.  Aynı veya eşit değerde bir iş için cinsiyet nedeniyle daha düşük ücret kararlaştırılamaz.  İşçinin cinsiyeti nedeniyle özel koruyucu hükümlerin uygulanması, daha düşük bir ücretin uygulanmasını haklı kılmaz.  İş ilişkisinde veya sona ermesinde yukarıdaki fıkra hükümlerine aykırı davranıldığında işçi, dört aya kadar ücreti tutarındaki uygun bir tazminattan başka yoksun bırakıldığı haklarını da talep edebilir.
   - Ne yazık ki ülkemizde hala daha! ücretlendirme, performans değerlendirme, mesleki kariyer, sosyal haklardan yararlanma gibi konularda özellikle cinsiyet ve siyasi görüş farklılıklarına dayalı ayrım yapılmaktadır.

       2.  İş kanunu md.6; İşyeri veya işyerinin bir bölümü hukukî bir işleme dayalı olarak başka birine devredildiğinde, devir tarihinde işyerinde veya bir bölümünde mevcut olan iş sözleşmeleri bütün hak ve borçları ile birlikte devralana geçer.  Devralan işveren, işçinin hizmet süresinin esas alındığı haklarda, işçinin devreden işveren yanında işe başladığı tarihe göre işlem yapmakla yükümlüdür.  Yukarıdaki hükümlere göre devir halinde, devirden önce doğmuş olan ve devir tarihinde ödenmesi gereken borçlardan devreden ve devralan işveren birlikte sorumludurlar. Ancak bu yükümlülüklerden devreden işverenin sorumluluğu devir tarihinden itibaren iki yıl ile sınırlıdır. Tüzel kişiliğin birleşme veya katılma ya da türünün değişmesiyle sona erme halinde birlikte sorumluluk hükümleri uygulanmaz.  Devreden veya devralan işveren iş sözleşmesini sırf işyerinin veya işyerinin bir bölümünün devrinden dolayı feshedemez ve devir işçi yönünden fesih için haklı sebep oluşturmaz. Devreden veya devralan işverenin ekonomik ve teknolojik sebeplerin yahut iş organizasyonu değişikliğinin gerekli kıldığı fesih hakları veya işçi ve işverenlerin haklı sebeplerden derhal fesih hakları saklıdır. 

   - Anlaşıldığı üzere İşverenin işyerini devretmesi sebebi ile işçi iş sözleşmesini haklı nedene dayalı olarak feshetme hakkına sahip değildir. Bu nedenle pek çok hak ihlalinin yaşandığına, işçi alacaklarına yönelik suistimallere şahit olunmaktadır. Ancak son zamanlarda, ilgili konuda İş mahkemelerinde görülen davalarda oldukça yüz güldürücü sonuçlar çıktığı görülmektedir. Yeni Türk Ticaret kanununun 178. maddesi, devir, birleşme, bölünme ve tür değiştirme durumlarında işverenin bu durumu işçiye YAZILI bir biçimde bildirmesi ve işçinin rızasının alınmasını ZORUNLU kılmıştır. Şayet işçi 6 işgünü içerisinde onayının bulunduğunu bildirmez ise, devir tarihinde iş sözleşmesi sona ermekte ve bu sona eriş istifa şeklinde olmadığı için alacak hakları korunmaktadır. İş mahkemeleri, ''iş hukukunda işçi lehine yorum ilkesi'' sebebi ile genel olarak 178. madde doğrultusunda karar vermektedir.

     3.  İş Kanunu md.8; İş sözleşmesi, bir tarafın (işçi) bağımlı olarak iş görmeyi, diğer tarafın (işveren) da ücret ödemeyi üstlenmesinden oluşan sözleşmedir. İş sözleşmesi, Kanunda aksi belirtilmedikçe, özel bir şekle tâbi değildir.  Süresi bir yıl ve daha fazla olan iş sözleşmelerinin yazılı şekilde yapılması zorunludur. Bu belgeler damga vergisi ve her çeşit resim ve harçtan muaftır.  Yazılı sözleşme yapılmayan hallerde işveren işçiye en geç iki ay içinde genel ve özel çalışma koşullarını, günlük ya da haftalık çalışma süresini, temel ücreti ve varsa ücret eklerini, ücret ödeme dönemini, süresi belirli ise sözleşmenin süresini, fesih halinde tarafların uymak zorunda oldukları hükümleri gösteren yazılı bir belge vermekle yükümlüdür. Süresi bir ayı geçmeyen belirli süreli iş sözleşmelerinde bu fıkra hükmü uygulanmaz. İş sözleşmesi iki aylık süre dolmadan sona ermiş ise, bu bilgilerin en geç sona erme tarihinde işçiye yazılı olarak verilmesi zorunludur. 

   - Sözleşme işçi ve işveren haklarının güvencesidir! Ancak kanunda açık ve net bir şekilde belirtilmesine rağmen ne yazık ki ülkemizde maliyetten ve yükümlülükten kaçınma gibi sebeplere dayalı olarak yazılı iş sözleşmelerinin yapılmadığı ya da işçiye; mesai saati, ücret, çalışma koşulları, işin niteliği,özel koşullar, ücret ödeme dönemi ve fesih koşullarını içeren yazılı bir belgenin verilmediği görülmektedir. Böyle bir durumda çalışıyor ya da çalıştırılıyorsanız lütfen işvereninizden ya da konu ile ilgili işveren vekili, insan kaynakları sorumlusu vb. bireylerden söz konusu sözleşmenin yapılmasını ve bir nüshanın size verilmesini talep edin.


   Ne maddeler biter ne de benim yazma isteğim ancak vakit de altındır derler. Bu nedenle bu günkü postumu burada noktalandıracağım. Tabi ki şimdilik! Yarın kaldığım yerden 4857 Sayılı İş Kanunu maddelerine ve uygulamalarına devam edeceğim..


          10 Aralık İNSAN HAKLARI gününüz kutlu olsun.

   Dilerim, temel haklarımız için savaş vermek zorunda kalmayacağımız aydınlık ve hür yarınlarımız olur.













6 Aralık 2016 Salı

BİLGİ İHTİYAÇTIR; İşin Temeli ILO


                      BİLGİ İHTİYAÇTIR;

    İşin Temeli ILO


    Hangi kademede, birimde ya da statüde çalışırsanız çalışın, eğer kendinize ait bir işyerinde faaliyet göstermiyorsanız ve bir iş sözleşmesine tabi çalışıyorsanız; 4857 sayılı iş kanununun 2. maddesi gereğince siz bir İŞÇİSİNİZ. Üstelik sahip olunan haklar bakımından beyin gücü ile çalışan bir işçi ile beden gücünü kullanan bir işçi arasında hiç bir fark yoktur. Burada özellikle vurgulamak istediğim bir nokta var; söz konusu bu iki işçi arasında yalnızca yasal çalışma hakları bakımından bir fark bulunmaz ancak konu HAK FARKINDALIĞI ise bir takım farklılıklardan hatta uçurumlardan bahsedebiliriz. Ne yazık ki, en büyük endişesi; karnını doyurabilmek, ailesini geçindirebilmek ve kendinden sonraki neslin refahını sağlayabilmek olan bir işçi çoğu zaman oturup sahip olduğu hakları öğrenmeye de düşünmeye de enerji ve zaman bulamıyor. Hani ''ekmek derdine düşmek'' denir ya, bu ülkede bazı haklar da tabiri caiz ise kuru ekmek arasında yitip gidiyor. Çünkü hiç kimse haklarına, ekmeğine sahip çıktığı kadar sahip çıkamıyor. Hoş bilgisizlik, korkuyu da beraberinde getiriyorken nasıl çıksın?

 Mesleğimi icra ederken öğrendiğim bir şey var; ne zaman bir çalışana haktan bahsetseniz, işimden olurum korkusu onu baştan aşağıya sarıveriyor... Hayır güzel kardeşim, hakkını bildiğin için işinden olmazsın, olamazsın ve olmamalısın! Aksine, hak bilmek, hukuk bilmek seni daha güçlü daha özgür ve daha verimli kılar.

Bir takım önyargıları değiştirmek çok zordur ama küçücük bir şansım olsa değiştirmek istediğim şey; FARKINDALIK olurdu sanırım.. İnsanların ve özellikle çalışma hayatı içerisinde ki bireylerin farkındalığını arttırmak! yani en azından bu postu okuyanlar, okuyabilenler için...

Tüm bu düşüncelerin beni sarması neticesinde küçük bir adım atmak, bilgiyi değerli kılmak ve insan onuruna yakışır iş kavramına hayatınızda küçük bir yer açmak adına; adeta derya deniz olan ''Çalışma hakları'' konulu bir yazı dizisine başlamaya karar verdim.
Tek tek ve uzun uzun tüm hak ve yükümlülüklere değinmek istemem nedeni ile bir kaç hafta boyunca; ''BİLGİ İHTİYAÇTIR'' ana başlığı altında, bir biri ile ilişkili ve birbirinin  devamı niteliğinde postlar yayınlayacağım.

Bilgiye ihtiyaç duyan ve bilgi gücünün farkında olan tüm okurlarıma, keyifli okumalar dilerim..


                                                   İŞİN TEMELİ; ILO


   Gelelim haftanın konusuna; yerleştirmek istediğiniz bir fikrin sağlam olmasını istiyorsanız, önce fikrin temelini en yalın hali ile ortaya dökmelisiniz. Bu nedenle bende öncelikli olarak, konunun temeli olarak varsaydığım, her birimizin çalışma hayatı ile yakından ilgili fakat pek çoğumuzun fikir sahibi bile olmadığı ILO'dan (Uluslar arası Çalışma Örgütü) ve onunla ilişkili sözleşme ve tavsiye kararlardan bahsedeceğim.

  1919 yılında kurulmuş olan ILO, sosyal adaletin ve uluslar arası insan ve çalışma haklarının iyileştirilmesi için çalışan bir Birleşmiş Milletler ihtisas kuruluşudur. Bir takım sözleşme ve tavsiye Kararları ile işçilerin hak ve menfaatlerini korumaya, çalışma hayatında genellikle daha fazla istismar edilen kadın ve çocuk işçileri özel koruma altına almaya, çocuk işçiliğini ortadan kaldırmaya çalışır. Kendisine üye bulunan hükümetlere, bahsi geçen konularla ilişkili bir takım sözleşme ve tavsiye kararlar sunarak, tüm dünyada çalışma hayatı düzeninin insan onuruna uygun bir şekilde yürütülmesini sağlamak amacı taşır. Esas olarak ILO faaliyetlerinin dört temel hedefi vardır:


  •  Çalışma yaşamında standartlar, temel ilke ve haklar geliştirmek ve gerçekleştirmek.
  •   Kadın ve erkeklerin insana yakışır işlere sahip olabilmeleri için daha fazla fırsat yaratmak,
  •  Sosyal koruma programlarının kapsamını ve etkinliğini artırmak
  • Üçlü yapıyı** ve sosyal diyalogu güçlendirmek

   Bu hedefler doğrultusunda oluşturulmuş bir de anayasaları bulunur. Anayasanın başlangıcında şu metin yer alır;



   “Evrensel ve kalıcı bir barışın ancak sosyal adalet temeline dayalı olması nedeniyle; çok sayıda insan için, adaletsizliğin, sefaletin ve yoksulluğun bulunduğu çalışma koşullarının varlığı ve bunun dünya barışı ve ahengini tehlikeye düşürecek bir hoşnutsuzluğa yol açtığı ve bu koşulların örneğin günlük ve haftalık maksimum çalışma saatlerinin düzenlenmesi, işçilerin işe alınması, işsizliğe karşı mücadele, yeterli yaşam koşullarını sağlayacak bir ücretin güvence altına alınması, işçilerin genel ve mesleki hastalıklara ve iş sırasında meydana gelen kazalara karşı korunması, çocukların, gençlerin ve kadınların korunması, yaşlılık ve maluliyet aylıklarının bağlanması, “eşit işe eşit ücret” ilkesinin tanınması, sendikal özgürlük ilkesinin sağlanması, teknik ve mesleki eğitimin düzenlenmesi ve benzer diğer önlemler bakımından bu koşulları iyileştirmenin acilen gerekliliği nedeniyle;


   Gerçekten insancıl koşullara sahip bir çalışma düzeninin herhangi bir ulus tarafından kabul edilmemesi kendi ülkelerinde çalışanların durumlarını iyileştirmeyi arzu eden diğer ulusların çabalarına engel oluşturması nedeniyle;


   Adalet ve insaniyet duygularından hareketle, aynı zamanda sürekli bir dünya barışını sağlamak arzusu ve bu belirtilen hedeflere ulaşmak amacıyla hareket eden Yüksek Akit Taraflar, Uluslar arası Çalışma Örgütü’nün işbu Anayasası’nı onaylarlar.”

   Anayasanın başlangıç metninde görüleceği üzere, ILO; işçi temel hak ve özgürlüklerini, dil, din,ırk,cinsiyet vb. hiç bir ayrım gözetmeksizin kapsama almaktadır. Kuruluşundan günümüze kadar
bu hak ve özgürlükleri esas alan 185 sözleşme ve 195 tavsiye kararı kabul edilmiştir.


Peki Türkiye bu sürecin neresinde yer alır?


   Türkiye 1932 yılında ILO'ya üye olmuş ve bu güne dek,

  • 8 tanesi Temel
  • 3 tanesi yönetişim ve
  • 48 tanesi teknik olmak üzere

   185 sözleşmeden 59 tanesi onaylamıştır. Onaylanan sözleşmelere ait detayları  http://www.ilo.org/ankara/conventions-ratified-by-turkey/lang--tr/index.htm linki üzerinden görebilir ve içeriklerine erişebilirsiniz.

   Ancak, görünürde onaylanan bu sözleşmelerin pratikte uygulanıp uygulanmadığını soracak olursanız şöyle cevaplayacağım; ILO, ülkelerin onaylamış oldukları sözleşmeleri uygulamalarına yardımcı olan bir denetleme sistemiyle desteklenmektedir. Ne yazık ki bu denetlemeler sonucu oluşturulan kara liste (tabiri caizse) içerisinde ülkemizin ismini de göreceksiniz. (Her ne kadar, her şeyin yolunda olduğu vurgulansa da!)


   Hali hazırda 4857 Sayılı İş kanunumuz, 6356 Sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi kanunu gibi pek çok mevzuata kaynaklık eden ILO sözleşmeleri ve sözleşmelerin kapsamı çalışma hayatımızı doğrudan ve oldukça güçlü bir şekilde etkilemektedir. Bu sebeple temel anlamda değinmekle yetindiğim ILO ve faaliyetleri hakkında daha fazla bilgi sahibi olmanız, bir sonraki postumda bahsedeceğim 4857 sayılı İş kanunumuzun içerik, uygulama alanı, denetim ve ilkelerinin çok daha iyi anlaşılabilmesini sağlayacak ayrıca, insana verilen değer ve işçi haklarının korunması gibi konularda Ülke olarak ne aşamada olduğumuza dair sağlıklı bir kıyaslama yapabilmenizi de mümkün kılacaktır. Aşağıda paylaşmış olduğum link üzerinden, ILO'nun resmi web sitesine erişebilir; çalışma amacı, birimleri, faaliyet alanı, etkinlik ve organizasyonları hakkında daha geniş bilgi sahibi olabilirsiniz.

                                      
“Herhangi bir ülkenin, emeğin insani koşullarını benimsememesi, kendi ülkelerindeki durumu iyileştirme isteğinde olan diğer ülkeler için bir engel teşkil edecektir.”
ILO Anayasası








** ILO'da bahsi geçen ÜÇLÜ YAPI; Hükümet-İşveren ve işçi temsilcilerinden oluşan bir yapıyı ifade etmektedir.

15 Kasım 2016 Salı

Siz Hangi Yolun Koşucususunuz? Sosyal Diyalog kavramına bir küçük atıf...




                   SİZ HANGİ YOLUN KOŞUCUSUSUNUZ?


    Batı ülkelerinde endüstri ilişkilerinin başta gelen ortak özelliklerinden biri ''SOSYAL DİYALOG'' kavramına verilen önemdir. Nitekim, bu ülkelerin hemen hepsinde toplumu oluşturan çeşitli kesimlerin, ORTAK HEDEFLERE ulaşılması konusunda çaba göstermeleri ve bu konuda tarafların işbirliğini sağlamak adına bazı kurumların oluşturulmuş olduğu görülmektedir.

   Düşünebiliyor musunuz; adamlar, çeşitli menfaat gruplarının birbirleri ile olan iletişimini dahi kurumsallaştırabiliyorken biz hala pek çok işletmenin kurumsallaşamamasından yakınıp duruyoruz. Her neyse eleştirilerimi temel bilgilendirmenin ardına bırakarak, söz konusu kurumsallaşma ve sosyal diyalog kavramı hakkında biraz daha gevezelik etmek istiyorum. Başta Ekonomik ve Sosyal Konseylerin geldiği bu kurumlaşmanın temeli; karşılıklı anlayış, hoşgörü ve dayanışma içinde ekonomik ve toplumsal sorunlara ortak çözümler üretilmesine dayanıyor. Bir masa kuruluyor, soruna kaynak oluşturan, soruna çözüm üretebilecek, üretilen çözümü uygulayabilecek yani sorundan doğrudan ya da dolaylı etkilenen ya da etkilenebilecek tüm taraflar o masanın etrafında toplanarak ortak bir harekette karar kılıyor. Harika değil mi? Tabi bir de; olması gereken bu değil mi? 

   Avrupa Birliği'nin Ekonomik ve Sosyal Komitesinin kuruluşunda model olarak alınan Fransız Ekonomik ve Sosyal Konseyi bu kurumsallaşma hareketinin en güzel örneklerinden biri olmakla birlikte bugün; Belçika, Lüksemburg, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İtalya, Danimarka ve Portekiz'de de böyle bir kurumlaşmaya tanık olabilirsiniz. Kaldı ki sayılan ülkelerin, insani değerlere verilen önem, toplumsal refah ve ekonomik güç konularında da ileri gelen ülkeler arasında yer alması çok ta şaşırtıcı olmasa gerek. Gelelim şu konseylere; bunları, genel olarak milli ekonomi ile ilgili çeşitli çevrelerin temsilcilerinin bir araya geldiği ve görüşlerini dile getirdiği bir meclis olarak düşünebilirsiniz. Genellikle herhangi bir yaptırımı olmayan bu kurumların yetkileri istişari(danışma, fikir alma) niteliğiyle sınırlıdır. Hatta bazı durumlarda konseylere danışılması zorunlu olmaktadır! Tüm bu özellikleri; Yönetime Katılma, Kararlara Katılma gibi mekanizmalar ile işletme düzeyine indirgemek de mümkün tabi.

   Tamam da tüm bunlar neden yapılıyor?

    - Tabi ki değişik ulusal sistemler arasında çalışanların ve işverenlerin tutumlarında kademeli bir yakınlaştırmanın sağlanması ve toplumun ekonomik ve sosyal anlamdaki temel stratejik hedefleri ile bireyler arasında daha fazla uyum ve tutarlılığın gerçekleştirilmesini mümkün kılacak olan ''SOSYAL DİYALOG'' için...

   ''Sosyal diyalog da sosyal diyalog diyerek diline doladın ama bu bizim bildiğimiz diyalog değildir herhalde?'' diye aklından geçirenlere hemen belirtmek istiyorum; evet, gayet sizin bildiğiniz basit bir diyalogdan bahsediyorum aslında, basit olmasına rağmen nedense bizim toplumsal hayatımıza ve çalışma hayatımıza bir türlü yerleştiremediğimiz bir diyalogdan... Sosyal diyalog kavramını uzun uzun tanımlamak yerine, bu kavramın ve ortak hedef belirlemenin önemini kendimce şöyle bir örnekle anlatmak istiyor üstelik böylece sizi tanımlara boğmamış olacağımı umuyorum;

   Oldukça kalabalık bir yolda yürüyorsunuz, hiç tanımadığınız bir adam yavaşça yanınıza yaklaşıyor ve....

   ''Eğer kendisi için 5 km koşarsanız, çok mutlu olacağını hatta bu durumdan maddi ve manevi kar elde edebileceğini'' söylüyor. Yani mutlu olmak ve kar elde etmek için sizden kendisi için koşmanızı istiyor! Kabul ettiğinizi farz edelim; bu sefer de birtakım şartlardan bahsetmeye başlıyor;
  • Yolun sağ tarafından koşacaksın!
  • 8km/sa hız ile koşacaksın!
  • Koşarken falanca renk eşofman ile filanca renk spor ayakkabı giyeceksin!
  • Koşu bitene kadar su içmeyeceksin!
  • Hedefe kadar asla durup, dinlenmeyeceksin!
  • Ayağın takılır da düşersen, bana kaybettiğim karı tazmin edeceksin...!!!!
    HEDEF çoktan belirlenmiş, ŞARTLAR çoktan belirlenmiş, KAZANÇ çoktan sahiplenilmiş üstüne bir de bütün risk SİZE mal edilmiş. Şartları bir başkasına göre belirlenmiş bu koşuda hata yapma şansınız bile yok... Bu garip adamın, teklifini KABUL EDER MİYDİNİZ?

   - Eğer kendinizle ciddi bir probleminiz yoksa zannediyorum bu soruyu ''Asla Kabul Etmezdim'' diye yanıtlardınız. Ancak, bir çoğunuz hatta belki her biriniz, her birimiz ne yazık ki bu garip teklifi KABUL EDİYORUZ!!! Üstelik çalışma hayatına adım attığımız andan itibaren ve çalışma hayatımız süresince; böyle bir sistem içerisinde durmadan KOŞUYORUZ! Koşuyoruz, koşuyoruz...

   Üst yönetimin belirlemiş olduğu hedefler doğrultusunda, durmadan-yorulmadan çalışıyoruz, çabalıyoruz. Hedeflerin gerçekleştirilmesi adına emek veriyoruz ama çoğu zaman hedefin ne olduğundan haberimiz dahi olmuyor.

    Konulan hedeflerin baş aktörüyüz ancak ne yazık ki hiç kimse, işimizi neyin kolaylaştıracağını ya da hedefin ulaşılabilir olup olmadığını bize sormuyor.

   Sorsanız, ORTAK HEDEFLER için çalışıyoruz ancak ortaklık bunun neresinde bilen yok!

   Hem komik hem içler acısı...  

   Hayatında otobüs kullanmayı bir kenara bırakın,  otobüse binmemiş olan bir yönetici; hayatını durmak bilmeden direksiyon sallayarak sürdüren şoföre söz hakkı dahi vermeksizin, otobüs kullanımı, güzergahları ve bakımı ile ilgili talimatlar ve kurallar belirliyor. Mümkün mü? Ülkemizde mümkün... Olabilir mi? OLMAZ, olmamalı...

   Eğer, endüstri ilişkileri sisteminde ve genel ekonomik işleyiş içerisinde barış ve istikrarın sürekliliğini sağlamak istiyorsanız; hedefle ilgisi ve ilişkisi bulunan her sosyal kesime söz hakkı vermek zorundasınız! Aksi halde insanlara, ulaşabileceklerine inanmadıkları hedefler koyabilir ve uzun süre akıntıya karşı kürek çekebilirsiniz. Size de yazık...

   Halbuki çözüm bir ''DİYALOG'' kadar basit.

    Sizi başarıya ulaştıracak tüm kapılar kilitli ise belki de bir çilingire danışmak gerekiyordur ne dersiniz? Belki de gelişmiş ekonomilerin mucizesi ve sırrı bu kadar basittir..  Neticede o konseyler boşa oluşturulmuyor, o uluslar arası bildirgeler boşa yayınlanmıyor öyle değil mi? Kim bilir..


   Belki yönetime katılma, sosyal diyalog, insan onuruna yakışır iş kavramlarını biraz daha yakından tanımak, Dünyada ve ülkemizde ki uygulamalarını birazcık daha detaylı araştırmak isteyebileceğinizi göz önünde bulundurarak bu gün ki Post'umu, Üniversite yıllarımı fikirleri ve emeğe karşı yaklaşımı ile aydınlatmış, Uludağ Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri anabilim dalının birbirinden değerli hocalarından;  Prof. Dr. Özlem Işığıçok'a ait birbirinden önemli kitapları sizlere önererek bitirmek istiyorum. Aşağıda görmüş olduğunuz bu kitapları en az benim kadar beğeneceğinizden ve  onlardan maksimum düzeyde yararlanacağınızdan eminim. Diyaloğu bol, verimli ve huzurlu bir çalışma haftası dilerim...