insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Nisan 2017 Perşembe

Yönetim Dehası ''Maestro''


                   YÖNETİM DEHASI ''MAESTRO''

   Eski Yunancada dans etmek anlamında kullanılan ''orkhestra'' kelimesinden türemiş olan ''Orkestra'', yeniçağın başından itibaren çeşitli sazların bir araya gelmesiyle kurulan toplulukları ifade etmek amacı ile kullanılmıştır. Günümüzde orkestralar için; dört ana enstrüman grubundan çeşitli elemanların birlikte müzik yaptığı, büyüklüğü esere göre değişebilen çalgılar topluluğu tanımlaması yapılmaktadır. Tahta üflemeli çalgılardan vurmalılara, yaylılardan bakır üflemelilere kadar yaklaşık 20 çeşit enstrüman.. Davullar, ziller, trompetler, viyolanseller, arplar, kemanlar, piyanolar, klarnetler... Ses rengi ve yapısı birbirinden farklı olan onlarca enstrüman bir arada ve başlarında da birbirinden farklı karakterlere, yeteneklere sahip onlarca sanatçı. Hepsi aynı anda sahnede ve her bir enstrümandan aynı anda sesler yükseliyor... Normal şartlar altında bir gürültü kirliliği oluşturmasını beklediğimiz tüm bu sesler; bir orkestra şefinin, tek bir kelime dahi etmeksizin, elinde tuttuğu bir çubuk yardımı ile ya da bazen yalnızca ellerini kullanarak doğru tempoyu göstermesi ile muhteşem bir müzik şölenine dönüşüveriyor. Nasıl oluyor da bir insan, hiç ses çıkarmadan, elindeki çubukla, hatta bazen sadece ellerini kullanarak yüzlerce müzisyenin enstrümanından çıkan seslerden tümüyle sorumlu oluyor ve harika bir müzik şöleninin ortaya çıkmasına öncülük ediyor? Bir İK'cı olarak bu soruya tam bir yanıt vermem mümkün değil tabi ancak her zamanki gibi beynim, okumuş olduğum bu bilgilerin içerisinden, yine çalışma hayatına dair bir şeyler çekip çıkartıveriyor.

   Sizce de bir orkestra ile bir şirket birbirine oldukça fazla yönden benzemiyor mu?


   Farklı sesler, farklı karakterler, farklı yetenekler aynı amaç doğrultusunda bir arada! Bir de Yönetici faktörü var tabi, tıpkı orkestra şefi gibi.. O halde konuyu iyi bir yönetim stratejisine bağlamadan önce, şu orkestra şefine daha detaylı değinmekte fayda var.

  Bir Orkestra Şefli Tam Olarak Ne Yapar, Orkestrayı Nasıl Yönetir?


   Bir orkestra şefinin en temel görevi, doğru tempoyu yakalamak ve göstermektir. Çünkü ancak doğru bir tempo yakalanırsa, birbirinden farklı onlarca hatta yüzlerce ses, bir bütün halinde, güzel bir esere dönüşebilir.

   Şef, gerekli gördüğü durumlarda kimi sesleri bastırırarak kontrol altında tutar, kimilerini ise öne çıkararak esere kendi yorumunu katar. Bunu gerçekleştirirken keskin bir otorite kullanır ancak bu sessiz, dingin ve birleştirici bir otoritedir.

   Orkestradan çıkan her bir sese kulak kesilir, büyük bir dikkat ile dinler.. Her bir sese değer verir. Çünkü o seslerden biri dahi olmasa parçalar eksik kalacak ve bütün tamamlanamayacaktır.

    En önemlisi ise bir orkestra şefi, bütün bir orkestranın YÜZÜDÜR! Evet, siz güzel bir beste dinlersiniz ama gözlerinizi göz alıcı bir yönetici karizması ile tempo tutan orkestra şefinden alamazsınız...

   Oldukça karizmatik olan bu iş aslında hayli zordur. Şef; orkestrasına hakim olan kültürü bilmelidir, ortaya çıkacak her bestenin ne anlatmak istediğini,hangi duyguların hangi yoğunlukta seyirciye iletileceğini bilmek ve hangi parça için hangi sesi işitmek istediğini öngörmek zorundadır. Kolay iş değil yani.. Tıpkı bir şirketi, şirket çalışanlarını ve tüm şirket değerlerini doğru yönetebilmek gibi;      
 
   Kontrollü,
  Kararında bir otorite ile,
  Sakin,
  Fikirlere ve yeteneklere saygılı,
  Sorumluluk bilinci ve temsil gücü ile!!

   Kısacası, bir orkestrayı yönetmek nerdeee bir şirketi yönetmek nerde? diye düşünüyorsanız çok yanılıyorsunuz çok... Bambaşka yönetim alanları demeyin hiç! Zira ikisi içinde iki seçenek sunuyorum size;

               İYİ YÖNETİM VE KÖTÜ YÖNETİM

   Ya mükemmel bir yönetim ile harika bir müzik şölenine imzanızı atarsınız/ Kar, üretimde verimlilik, performans artışı, itibar kazanırsınız.

   Ya da kötü yönetir, seyircilerinizi arkalarına dönüp bakmadan uzaklaşacakları bir gürültü kirliliği ile karşı karşıya bırakırarak kariyerinizi sonlandırırsınız / müşteri-çalışanlarınızı kaybeder, imajınızı-itibarınızı yerle bir eder, elinize geçen tüm fırsatları yokeder ve kendi kendinizi bitirirsiniz.

Gördünüz işte... İster bir Maestro olun ister bir şirket yöneticisi! Her koşulda sadece iki seçeneğiniz var!

                          YA İYİSİNİZ YA DA KÖTÜ!





22 Ağustos 2016 Pazartesi

Charlie Chaplin - Factory Work






         MODERN ZAMANLAR'DA İNSAN OLMAK



   Sene zannediyorum 2009,  yer ise Uludağ Üniversitesi... Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri bölüm derslerinden ''Çalışma Psikolojisi'' dersi esnasında, bu gün çalışmalarını hala yakından takip ettiğim değerli hocam Prof. Dr. Serpil Aytaç tarafından bizlere izlettirilen, yönetmenliğini ve oyunculuğunu muhteşem insan Charlie Chaplin'in üstlendiği ''Modern Zamanlar'dan'' bir bölüm paylaşmak istedim bu gün sizlerle. Modern Zamanlar; çalışma hayatı içerisinde insanın sosyal bir varlık olarak yer alması konusundaki baskın düşüncelerimin temelini oluşturması sebebiyle benim için ayrıcalıklı bir baş yapıttır. Bilen bilir, Chaplin; hiç konuşmadan hayatı anlatabilen evrensel bir dil yaratmıştır...'' Sessizlik''....  Modern zamanlar'da ise makinelerle birlikte hayatımıza giren; yeni çalışma düzeni, fabrika hayatı ve makineleştirilmeye çalışılan insanoğlunun adeta ruhsuz birer robota dönüştürülmesinin çaresiz kabul edilişi yine aynı sessizlik içerisinde, muazzam bir ustalıkla ele alınmıştır.


            Gerçekten Birer Makine Mİyİz?


   Asla... İnsan, durup dinlenmeye, motive olmaya, motive edilmeye, ödülendirilmeye, takdir edilmeye, ara vermeye, sevdikleri ile kaliteli zaman geçirmeye, kaygısız bir ortama, güven duymaya ve güvenilmeye ihtiyaç duyan, biyolojik ve fiziki sınırları olan, en önemlisi ise; bir makinadan çok farklı olarak, kendisine verilen ya da verilmeyen değeri algılayabilen sosyal bir varlıktır. Sürekli olarak aynı süreçleri yaşayan, sürekli bir tekrar hali içerisinde bulunan insanın bir süre sonra -doğası gereği- yapmış olduğu işe yabancılaşması kaçınılmaz olacaktır. Hayal edin;


   Pazartesi;


   07.00 evinizden işe gitmek üzere çıkarak, 07.10'da evinizin önüne gelen servisine biniyorsunuz. Servis, sıralı bir biçimde, 500 metre uzaktaki simitçinin önünde bekleyen iş arkadaşınızı alıyor, iki trafik ışığı sonrası bir diğerini ve işyerine varmadan önce ki son kavşaktan birini daha... saat 07.40 itibari ile iş yerine ulaşıyor, araçtan inip şirket kapısından içeri giriyorsunuz. Şirketin, huzur verdiğine inanıldığı için maviye boyanmış uzun ve dar koridorundan ilerleyerek koridor sonunda bulunan odanızın kapısını açıyorsunuz. Masanızın başına oturuyor ve yine sırasıyla önce bir bardak su dolduruyor, bilgisayarınızı açıyor, maillerinizi kontrol ediyor, günlük işlerinizi yapmaya başlıyorsunuz. Öğlen arası, aynı koridordan ilerleyerek bir üst katta yer alan şirket yemekhanesine gidiyor, yemek yemek için sahip olduğunuzu düşündüğünüz 10 dakikalık zamanda yemeğinizi bitirip, ofisinize geri dönüyor ve mesai bitimine dek aynı işleri yapmayı devam ediyorsunuz. Mesai bitimi öncesi, işvereninizin sizden istediği günlük raporları teslim ediyor ve personel servisine yetişmek adına koşar adımlarla şirketten ayrılıyorsunuz. Eve geldiğinizde yorgun ve halsiz bir şekilde koltuğunuza uzanıp, hiç bir şey yapmayarak zihninizi dinlendirmeye çalışıyorsunuz..


    Salı;


   07.00 evinizden işe gitmek üzere çıkarak, 07.10'da evinizin önüne gelen servisine biniyorsunuz. Servis, sıralı bir biçimde, 500 metre uzaktaki simitçinin önünde bekleyen iş arkadaşınızı alıyor, iki trafik ışığı sonrası bir diğerini ve işyerine varmadan önce ki son kavşaktan birini daha... saat 07.40 itibari ile iş yerine ulaşıyor, araçtan inip şirket kapısından içeri giriyorsunuz. Şirketin, huzur verdiğine inanıldığı için maviye boyanmış uzun ve dar koridorundan ilerleyerek koridor sonunda bulunan odanızın kapısını açıyorsunuz. Masanızın başına oturuyor ve yine sırasıyla önce bir bardak su dolduruyor, bilgisayarınızı açıyor, maillerinizi kontrol ediyor, günlük işlerinizi yapmaya başlıyorsunuz. Öğlen arası, aynı koridordan ilerleyerek bir üst katta yer alan şirket yemekhanesine gidiyor, yemek yemek için sahip olduğunuzu düşündüğünüz 10 dakikalık zamanda yemeğinizi bitirip, ofisinize geri dönüyor ve mesai bitimine dek aynı işleri yapmayı devam ediyorsunuz. Mesai bitimi öncesi, işvereninizin sizden istediği günlük raporları teslim ediyor ve personel servisine yetişmek adına koşar adımlarla şirketten ayrılıyorsunuz. Eve geldiğinizde yorgun ve halsiz bir şekilde koltuğunuza uzanıp, hiç bir şey yapmayarak zihninizi dinlendirmeye çalışıyorsunuz..


   Çarşamba;


   Aynı sıradanlık...


   Perşembe, Cuma...  her gün bir öncekinin aynı. Hayal etmesi bile zor, yorucu ve huzursuz... Böyle bir çalışma düzeni içerisinde bir süre sonra, işiniz sizin için; duvarların ne renk olduğunu umursamadığınız, daha iyiyi değil sadece sizden isteneni yaptığınız, günden güne verimsizleştiğiniz, soğuduğunuz ve yabancılaştığınız bir zorunluluktan ibaret olacak. Basit gelebilir ama, bu sıradanlığı bozacak küçücük bir anektot, bir an, bir renk... hiç tahmin etmediğiniz şekilde verimliliğinizi ve işinize olan bağlılığınızı arttırmaya yetebilir.


   İnsan makine değildir, insan makineleri yaratan, yöneten ama onlar gibi olmayan sosyal bir varlıktır... Eğer hala izlemediyseniz, hemen şimdi büyük usta Charlie Chaplin'in Modern Zamanlar'ını izleyin. Hak vereceksiniz...


                                            Mutlu ve Huzurlu bir hafta dilerim...








9 Temmuz 2016 Cumartesi


                 İK'CI SEYİR DEFTERİ; ISPARTA



   Ben; bu sene kamu çalışanları için dokuz güne çıkarılan bayram tatilini, tam tamına dokuz gün tatil yaparak geçiren şanslı özel sektör çalışanlarından biriyim. Fırsat bu fırsat diyerek kendimi şehir dışına atmaya, yoğun ve stresli iş ortamından uzaklaşıp şöyle bir kafa dinlemeye karar verdim. Tatil cenneti Antalya'dan yola çıkarak soluğu, nüfusu Antalya'nın bazı ilçelerinden daha az olan Isparta'da aldım. Eskiler söylerken inanmazdım ama, insan zamanla değişiyor azizim. Bol stresli bir dönemin ardından, şöyle huzur dolu bir şehir arıyor. Isparta; mis gibi gül kokan sokakları, kendine has dinginliği, adım başı karşınıza çıkan meyve ağaçları, temmuz sıcağında nefes aldıran harika havası ile tam olarak aradığım şehirdi. Şehir planlaması müthiş; hangi caddeden bakarsanız bakın, caddenin sonunu, araya hiç bir yapı girmeden görebiliyorsunuz. Her taraf yemyeşil, gül teması şehri baştan başa süslemiş. Her mahallesinde Türk bayrakları...Süleyman Demirel'in gül kokulu bu şehir için yapmış olduğu hizmetleri gözünüz ile görünce; her köşe başında yerini almış Demirel büstleri hiçte abartılı gelmeyecek sizlere emin olun.
 Buraya kadar tatil ihtiyacımı, yorgunluğumu ve Isparta'ya duyduğum hayranlığı ifade ettiğime göre gelelim Isparta'nın; bir insan kaynakları yönetimi bloğuna konu olacak detaylarına... Tatil amaçlı gittiğim bu muazzam şehir aynı zamanda, çalışma hayatı içerisinde insan ihtiyaçları konusunda bana harika bir deneyim kazandırdı. Öncelikle bayram süresince, fırın,temel ihtiyaçların karşılanacağı bir kaç market, şehre gelen turistler için bir kaç kafe ve lokanta dışında tüm mağazalar, kuaförler, iş hanları, emlakçılar, mobilyacılar... yani tüm esnaf bayram tatili nedeni ile kapılarını kapatmıştı. Tabi ki pek çok şehirde, böyle bir şeyin gerçekleştirilmesi mümkün değil hatta empati kurmak gerekirse bir turist açısından çok can sıkıcı bir durum bile diyebiliriz ama bu insanlar, bayramı bayram gibi yaşamak ve çalışanlarına bayram yaşatabilmek adına 3 günlük kazançlarından feragat edebilecek kadar, insani ihtiyaçların farkında.

   Gelelim diğer bir ayrıntıya; konakladığımız otelin resepsiyonunda bulunan ve sürekli gülümseyen-aklımda bu özelliği ile kaldığını söyleyebilirim- genç kıza, hediyelik bir şeyler alabileceğim bir yer soruyorum. Kız bana bir kooparatife ait küçük bir dükkan tarif ediyor.  Dükkanı bulduğumda, içeride temizlik yapan bir çalışan görüyorum. İçeriye girip alışverişe başlamışken, çalışan beni uyarıyor;

   - Hanımefendi, biz bu gün kapalıyız, komşumuz da aynı ürünleri satıyor ve o bu gün açık. Eğer ben size satış yaparsam, onun kazancını engellemiş olurum. Dilerseniz oradan her istediğinizi temin edebilirsiniz''

   Şaşkınlık ile bahsettiği dükkanı soruyorum, güzelce tarif ediyor. Gerçekten de gittiğim dükkan açık, hediyeliklerimi alıp teşekkür ederek, ayrılıyorum. Böyle bir manzaraya o kadar uzak kalmışım ki, otele gidene kadar şaşkınlığımı üzerimden atamıyorum. İçerisinde bulunduğumuz piyasa koşulları gereği rekabetin kaçınılmaz olduğunun bilincindeyim. Ancak insan olmanın, böyle bir ticari anlayışı gerektirdiğini unutmamış olan insanlar görmek, tüylerimi diken diken etmedi dersem yalan söylemiş olacağım.

   Yöresel bir şeyler yemek için, açık olan bir kaç lokantadan birine gittiğimizde ise bambaşka bir güzellik deneyimliyorum. Ailemle birlikte oturup, siparişlerimizi veriyoruz ve beklemeye başlıyoruz. Servis o kadar yavaş ve acemi ki, sinirlenmemek için kendimi zor tutuyorum. Siparişim bir kaç kez yanlış geliyor. Nihayet doğru gelen siparişim ise yenemeyecek kadar soğuk... Her neyse diyerek yemeğimizi yiyoruz. Ödeme için kasaya gittiğimde, işletme sahibi olduğunu anladığım bayanın; ''memnun kaldınız mı efendim?'' sorusu üzerine, serzenişte bulunmaktan kendimi alıkoyamıyorum.

   - Her şey güzel, dükkanınız çok şirin ve yemekleriniz lezzetli ancak ne yazık ki servis konusunda aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Personeliniz çok acemi, bu işi usulünce yaptıklarını söyleyemeyeceğim. Ben sizin yerinizde olsam, personel seçimine biraz daha özen gösteririm.

   Ahh ahh şu benim hizmette mutlak kalite arayışım ve özensizlik karşısında sessiz kalamayışım!! Ben yorumumu bitirene kadar sessizce ve Güleryüz ile beni dinleyen hanımefendi, sözümü bitirmem ile birlikte konuşmaya başlıyor;

   - Çok haklısınız efendim, bu durum sebebi ile çok özür diliyorum. Ancak size hizmet veren personel benim daimi servis personelim değildi. Mütemadiyen çalışan ve işini çok iyi yapan çalışanlarıma, bayramda aileleri ile birlikte zaman geçirebilme fırsatı vermek zorundaydım. Tüm sene çalışarak bunu hak ettiler. Ancak, hizmet vermeye de devam etmek durumundayız, malum misafirlerimizin ilk tercihiyiz. Bu nedenle, Süleyman Demirel üniversitesinde okuyan ve okul harçlığını çıkarmak için bir kaç günlük iş isteği ile bize gelen bu gençlere güvenmek zorundaydım. Mesela bu genç - siparişimi yanlış getiren personeli işaret ederek- aslında beden eğitimi öğretmeni olacak, diğeri ise hemşirelik okuyor. Yine de özür dileriz, bu sefer bizim misafirimiz olun. Size gerçek personellerimiz ile hizmet sunduğumuz başka bir gün, ödeme yaparsınız.

   Bayram izni? Üniversiteli öğrencilere güven, iyi niyet ve savunma içgüdüsü? Müşteri şikayeti karşısında bu kadar kibar ve güzel bir izahat? Telafi çabası? .... o an yapmış olduğum serzeniş nedeni ile bir taraftan kendime kızıyor diğer taraftan böyle bir şeyi öğrenebilme fırsatı bulduğum için seviniyorum. Küçük ya da büyük bir işletme, şirket, holding, küçük yöresel bir lokanta ya da işletme zincirleri... ne olduğunuz, nereyi işlettiğiniz, yönetim alanınızın ne derece büyük ya da küçük olduğu önemli değil-en azından benim için- önemli olan; işinize, personelinize ve müşterilerinize duyduğunuz saygıdır. Ve pek tabi, kendinize!

   Çalışma hayatı içerisinde insan, hata yapması doğal olan, sosyal ve toplumsal bir takım ihtiyaçlara sahip, saygı gördükçe sevgi ve fedakarlık gösterebilen, taktir ve övgü bekleyen sosyal bir varlıktır. Küreselleşme, rekabet, daralan piyasalar, ekonomik dalgalanmalar, kapanın elinde kalan tatminsiz müşteriler ve daha pek çok zorlayıcı faktör var olsa da, eğer iyi bir yönetici olmak, uzun vadede başarı elde etmek istiyorsanız, insana ait bu yaklaşımı göz ardı etmemelisiniz.

   Tatilin, dinlenmenin, anlaşılmanın, memnun edilmenin, değer görmenin ve haklı olmanın yalnızca müşteriye özel ihtiyaçlar olmadığını, Isparta'da geçirdiğim 3-4 gün zarfında bir kez daha anladım. Tüm Isparta esnafını, işletme sahiplerini ve çalışanlarını bir İK'cı olarak canı gönülden tebrik ediyorum. Kısa günün karı derler ya hani, benim de kısacık tatilimin karı sizler oldunuz.

   Yaşadığımız her anın içerisinde, ders alacak bir şey mutlaka vardır. Bakmak için değil, görmek için bakabiliyorsak eğer .... Ben gezdim, gördüm, ders hatta dersler çıkardım. Dilerim sizlerin de aklında küçük bir soru işareti oluşturabilmişimdir.

                                                      İYİ PAZARLAR


4 Haziran 2016 Cumartesi

                                 ZEHİR


   PERYÖN’ün (Türkiye İnsan Yönetimi Derneği) dergisi ‘PY’nin’  bir sayısında okuduğum harika bir makale vardı. Makalenin başlığı şöyleydi:

“Güç ve kontrol hazzının hazin sonu...”

   Hatta makalenin yayınladığı günlerde, hürriyet gazetesi köşe yazarlarından Ertuğrul Özkök de aynı makaleyi okumuş ve benim hissettiklerimi hissetmiş olacak ki, güzel bir yazı da o kaleme almıştı. O dönemlerde üniversiteden yeni mezun olmuş, henüz emek piyasasına ya da çalışma hayatına ait acımasız gerçeklerden habersiz bir ''YENİ MEZUN''dum. Deneyimsiz, bilgili ama pratiksiz...  Makalede öncelikle, YÖNETİCİ ve LİDER arasındaki ayrım vurgulanmıştı. Şöyle tanımlanıyordu;

   Yönetici; işleri, Lider ise İnsanları Yönetir... hoş bu cümleye katıldığımı söyleyemeyeceğim. Zira içerisinde bulunduğumuz çağ; insanları, yönetenler ve yönetilenler olarak ayıran anlayışın çuvallama örnekleri ile dolup taşıyor! Yine de içerik bakımından genel bir tanımlama olduğunu söyleyebilirim. Her ikisi de şüphesiz ki ''işe yön verme ve insanı yönlendirme'' gücüne sahip! Fakat asıl mesele,  gücün orantılı ve sınırlar dahilinde kullanılmasında. Eğer bir yönetici; hastalık seviyesinde bir kontrol tutkusuna sahip ise, felaket bir tablo çıkıyor ortaya. Makalede bu tip yönetim anlayışı şu şekilde ifade ediliyor; Karakter özellikleriyle etrafındakilere ağır ve kalıcı zararlar veren bir yönetici anlayışı...” tamamen zehirli, zararlı, yakan, yıkan bir anlayış...

Makalenin devamında söz konusu Yöneticinin karakteristik özellikleri yer alıyordu; Kimdi bu yönetici, nasıl bir adam ya da kadındı? Yazıda aşağıdaki maddeler kullanılarak,


  • Albenili
  • Manipüle yeteneği yüksek
  • Yönettiği insanlara kötü davranan
  • Her şeyi kontrol etme gereği duyan ve bundan haz alan,
  • Moral bozan
  • Çevresindeki insanları bilerek ve isteyerek kötü duruma sokan, kendisine muhtaç kılan,
  • İnsanların mücadele gücünü kıran,
  • Korkutan,
  • Haksızlık yapan,
  • Yönettiği bireyleri küçümseyen,
  • Küçük düşüren,
  • Farklı düşünenleri cezalandıran,
  • İnsanın değerini anlamaktan yoksun,
  • Eleştirel düşünen, sorgulama yeteneğine sahip insanları dışlayan,
  • Başarısızlıktan Korkan
  • Özgüven kaybı ya da aşırı büyüklük sanrısına sahip
bir yönetici tipi betimlenmişti.  Makaleyi okuyup bitirdiğimde, Tanrım.. demiştim, bu bir yönetici değil ancak ruhsal bir hastalığa sahip ve mutlak suretle tedaviye ihtiyacı olan bir hasta olabilir.  O günden bu güne hayatımda çok şey değişti. Tecrübe edindim, daha çok şey öğrendim, daha belirgin fikirlerim oldu, ifade yeteneğim gelişti misal... Ama hala, bir yerlerde karşıma çıkıp aynı yazıyı okuduğumda ya da böyle biri ile karşı karşıya geldiğimde kendimi aynı şekilde ifade ediyorum.

'' TANRIM, BU BİR YÖNETİCİ YA DA LİDER DEĞİL ANCAK TEDAVİYE İHTİYACI OLAN BİR RUH HASTASI OLABİLİR''  
üstelik en büyük zararı KENDİSİNE olan bir hasta...


31 Mayıs 2016 Salı

     


KALİTE İNSAN İLE BAŞLAR, İNSAN İLE BİTER...


Kaliteli üretim için, kaliteli 

insan istihdam ediyorsun, 

kaliteli insanı, son derece kötü çalışma 

şartları altında çalıştırıyorsun. 

Kaliteli insan mutsuz..tatminsiz...Ortaya 

çıkan sonuç ise belli; kalitesiz üretim!


Kaliteli hizmet için, kaliteli personel seçiyorsun. Kaliteli 

personeli; alnının terini karşılamaya dahi yetmeyecek bir 

ücretle çalıştırıyorsun. Uzun mesailer de cabası! Sonuç; 

Kalitesiz hizmet...

Kaliteli, güvenilir marka olmak için, kaliteli personel 

çalıştırıyorsun. Kaliteli personeli, başardığı kaliteli ve 

mükemmel işler sebebi ile asla taktir etmiyorsun. Kaliteli 

personelin, kalitenin arttırılmasına yönelik üretmiş olduğu 

fikirleri asla dikkate almıyorsun. Kaliteli personeli giderek 

sessizleştiriyorsun... Sonuç; kalitesiz yönetim!

Kalite için para harcıyor, kaliteni ellerin ile yok ediyorsun... 

Kalitenin önce İNSAN ile başladığını unutuyorsun. 

Asla sarsılmaz sanılan ekonomi devlerinin, yalnızca bir 

personelin ''BOŞVERMİŞLİĞİ'' sebebiyle itibarını 

kaybedebildiği bir düzeneğin çarklarından birisin. Bu 

nedenle hatırlatmak isterim; çarkları döndüren en önemli 

güç; senin düşündüğün gibi ''para'' değil, ''İNSAN''ın taa 

kendisi...





8 Mayıs 2016 Pazar

  

       Asıl Mesele Yoğurdu Nasıl Yediğiniz...

   
   Anneannem; '' sorsan hepsinin yediği bal, biri akıta akıta biri bakıta bakıta'' derdi. O ne için söylerdi bilmem ama ben bu gün aynı sözü;  ‘’çalışma tarzı’’ için söyleyeceğim. Çünkü aynı meslek grubunda görev yapan insanları birbirinden farklı kılan, sahip olunan iş yapış biçimidir. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır ya, farklı meslek gruplarından her çalışanın ve her yöneticinin de bir yoğurt hikayesi elbet vardır...
 Üniversite yıllarımda, insan kaynakları dersi aldığım sevgili hocam, insan kaynakları yönetiminin çeşitli fonksiyonlardan oluşan bir yönetim kalıbı olduğuna inanır, belirli kuralların dışına çıkmaktan çekinirdi.  Kaldı ki dersleri bile, belirli bir prosedüre göre işler, kalıpların dışına asla çıkmazdı. Bana göre unuttuğu bir şey vardı, insan sosyal bir varlıktı ve insanın olduğu hiç bir yerde prosedürler harfi harfine uygulanamazdı. Yine de sevgili hocama ve tarzına sonsuz saygılarımı sunmayı unutmayacağım... Yüksek lisans eğitimim esnasında, dersini alma şansına ulaşabildiğim diğer bir hocam ise, kalıpları yıkmanın ne kadar keyifli olabileceğini, insanın içine girdiği hiçbir işin standartlara bağlanamayacağını öğretti bana. Buyurun işte, ikisi de akademisyen, ikisi de aynı meslek grubuna ait iki çalışan… söyledim ya; asıl mesele yoğurtta!

  Staj yıllarımda, insan kaynakları departmanında görev aldığım büyük birşirketin insan kaynakları yöneticisi, nevi şahsına münhasır bir adamcağızdı. Öyle ki, iş yeri disiplin kurulu oluşturulması esnasında, iş yerinde en fazla disiplin suçuna karışan, en uyumsuz, kaytarma eğilimine sahip çalışanları belirlemiş ve çalışan temsilcisi olarak aday göstermişti. O zamanlar, yapılanın ne kadar büyük bir haksızlık ve de saçmalık olduğunu düşünürken şimdi bambaşka bir düşünce içerisinde, kendisini ayakta alkışlama isteği duyuyorum. Nasıl oldu, neden oldu bilinmez; şirket içerisinde, disiplin cezası gerektiren suçlar bir anda bıçak gibi kesildi... Bir diğer yiğit ise çok daha farklıydı...tam zamanlı çalışmaya başladığım ilk yıllarda, sevgili insan kaynakları yöneticim; personele yapılan her iyiliğin, verilen her sosyal yardımın, gösterilen her toleransın yeri geldiğinde personelin yüzüne vurulması gerektiğine inanıyordu!! O inanıyordu inanmasına ama ben buna bir türlü inanamıyordum... Personel, kendisini yöneticisine karşı borçlu hissederse, daha verimli çalışacaktı. Adamcağızın minicik küçücük hatta ufacık kapasitesi ile hayata bakışı bu kadarcıktı... Uzatmadan sonucunu söylemek gerekirse, bu adamcağız yoğurdu ağzına yüzüne bulaştırarak yemeyi tercih edenlerdendi... sonu pekte istediği gibi olmadı, bu ayrı mevzu.

   Yaşadığım sahil kasabasının, hatırı sayılır aile şirketleri arasında yer edinmiş orta ölçekli bir şirketin yöneticisinin; insanlara iki çift kelamı ve bir ''günaydını'' çok gördüğüne, diğerinin ise kafayı fazla mesai ile bozduğuna da şahit oldum ki bu enteresan  insanların yedikleri şeyin yoğurt olduğundan bile şüphe duyuyorum.
 Sadece şirket yöneticileri, akademisyenler, öğretmenler mi? Tabiki hayır… doktorlar, mühendisler, sporcular,esnaflar, biyologlar, şoförler, yazarlar ve daha nice meslekten insanlar. Çalışma hayatı içerisinde onları, değer meslektaşlarından farklı kılan şey durup, çalışma hayatına ve işlerine bakmış oldukları pencere.  Ben mi? Eeee benimde farklı yollarım, yöntemlerim var elbet. Lakin tekrar anneannemin sözüne gelecek olursam;
      ‘’Sorsan hepsinin yediği bal, biri akıta akıta, biri bakıta bakıta’’

Aman siz hayata, daha geniş, daha renkli, daha İNSANCIL bir pencereden bakmaya çalışın. Bu güzel Pazar gününde, bunu bir düşünün isterseniz?

18 Nisan 2016 Pazartesi

Bir IK'cı Kolay Yetişmiyor

              BİR İK'CI KOLAY YETİŞMİYOR!

   Son zamanlarda kafamı nereye çevirsem, bir meslek danışmanı görüyor, elimi sallasam 50 İk'cıya çarpıyorum. Garip... Evet garipsiyorum çünkü bir İK'cı kolay yetişmiyor. Hele öyle 3 ay 5 ay deneyim, iki üç cv inceleme ile İnsan kaynakları yönetimi konusunda nirvanaya falan çıkılmıyor arkadaşım! Dur sana biraz özetleyeyim;

   Önce ne olmak istediğine emin olacaksın! ''amaaan hiç bir şey olamazsam, girerim iktisadi bilimler fakültesinin bir bölümüne sonrada bitirip insan kaynakları uzmanı olurum ohhh miss'' değil durum. Üniversite kapısını aralamadan önce '' ben çalışma hayatı içerisindeki en önemli kaynağı yani İnsanı sosyal, yasal, maddi ve manevi olarak yönetebilirim'' diyeceksin!  Ardından çalışma psikolojisini öğreneceksin, toplam kalite yönetiminin sınırlarında dolaşacak, anayasa hukuku, borçlar kanunu, şirketler hukuku, ticaret hukuku yollarında düşe kalka yürüyeceksin. 4857 İş Hukuku ile yatıp 5510 sosyal sigortalar ve genel sağlık sigortası kanunu ile kalkacaksın. ILO'nun tüm organlarını tanıyacak, Yönetime katılma, sosyal diyalog nedir? sorusuna, ''biz daha çooook uzağındayız'' diyebileceksin. Sendikalar hukukunun sillesini yiyecek, Fayol, Taylor, Hofstede ve weber ile tarihte kısa bir yolculuk yapacaksın. Ven tüm bunların yanında insan oğlunun sosyal bir varlık olduğunu, aklına kazıyacak, adını unutsan bile bunu asla unutmayacaksın. Sonra üniversitenin arka kapısından çıkacak, yoğun ve uzun bir iş arama evresinden geçeceksin. Onlarca ilan inceleyecek, analiz edeceksin. İlanda yer alan mesleğe ait görev tanımını arayacak, bulacak hatta tabiri caiz ise hatim edeceksin. Kanun bu çabuk değişir güzel ülkemde, sen emsallere bakacaksın. Mahkeme ne karar vermiş, neye göre karar vermiş diye merak edecek, oturup saatlerce örnek olayları ve mahkeme kararlarını okuyacaksın. Sonra aramaların nihayete erecek, sektöre hızlı ve karralı bir giriş yapacaksın. Pratiğin, teorikten ne kadar farklı olduğunu deneyimleyeceksin. Öğrenmenin yaşı hiç geçmez, sürekli okuyup, incelemeye devam edeceksin. Bir kaç başarısız işe alım gerçekleştirecek, bir kaç iş akdi feshinden sonra hüngür hüngür ağlayacaksın. İş zenginleştirme, genişletme, rotasyon derken verimlilik ve motivasyon işine de el atacaksın. Tabi eğitim ve performans değerlendirme de senin asli görevlerinden olacak. Takım tutar gibi personel tutmayacak, tarafsızlığı öğreneceksin. Özlük Dosyaları derya deniz... içinde kaybolacaksın ama asla bu dosyaları güncellemeyi unutmayacaksın. Personeline yakın olacaksın, onların hakkını iyi bilecek, haksızlık karşısında dimdik duracaksın. Fakaaaat, İşverenin de en az işçi kadar, yasal hakkı bulunduğunu bilecek ve onu da anlayabilecek kadar iyi empati kuracaksın.... yani yapacaksın da yapacaksın....



   Haydi diyelim ki sen, tüm bu aşamaları atladın ve zembille İK'cı oluverdin. O zaman ne olucak? işte o zaman hem sana, hem çalışma hayatına hemde güzelim mesleğe geçmiş olacak!!! 

20 Eylül 2015 Pazar


        HAFTANIN EN GÜZEL SABAHI

Bu gün pazar... çalışanlar bilir,haftanın en güzel sabahıdır pazar sabahı. İşte tamda bu yüzden, bu gün geçirdiğiniz yoğun ve yorucu haftayı unutun. Yanlış anlamadınız, tam anlamı ile unutun ve hafızanızı en azından bir sonraki sabaha kadar sıfırlayın. Çalışmak ve bir şeyler üretiyor olmak elbette yüz yıllardır süregelen insani bir güdü. Hatta çağımızda, kendimizi yakın sosyal çevremize ve topluma kabul ettirmek için "çalışmak" ve statü sahibi olmak neredeyse zorunluluk haline gelmiş durumda. Peki kaçımız yoğun çalışma temposu içerisinde, kendi sosyal ihtiyaçlarını önemsiyor? Ya da belki daha basite indirgemek için şunu sormalıyım; kaçımız, ailemizin, çocuklarımızın, dostlarımızın ve en çok da kendimizin bize ihtiyaç duyabileceğini aklına getiriyor. Ülkemizde süregelen çalışma düzeni zaten üst-ast güç göstergesi haline gelmişken ve ne yazık ki para kazanmak, insani ihtiyaçların, duyguların, mutluluğun önüne geçmişken lütfen kendinizi hatırlayın. İnsan olduğunuzu, hiç bir maaş düzeyinin ailenizin size olan ihtiyacını satın almaya yetmeyeceğini ve hiç bir işverenin, sizin sosyal yaşantınızı gasp etmeye yetki ve gücünün bulunmadığını asla unutmayın. Bu gün pazar ise, bu güne hakkını verin...