11 Eylül 2016 Pazar


                            KARİYER KAPMACA



   Yüksek lisans eğitimim sırasında CRM - veri tabanlı pazarlama - dersimize giren son derece değerli bir üstadımızın önerisi üzerine, uzun bir süredir izlediğim bir dizi var. ''House of Cards''. Politik drama türündeki bu Amerikan dizisi, Michael Dobbs'un kitaplarından televizyon dizisine uyarlanmış. Günümüzde Washington, DC'de geçen House of Cards, Güney Karolina'dan seçilmiş Demokratik Partili bir kongre üyesi olan Frank Underwood'un kendisine vaat edilen ABD Dışişleri Bakanlığı pozisyonuna başkasının atanmasından sonra uygulamaya koyduğu stratejik planı konu alıyor. Diziyi takip edenler bilir, karakterimiz öylesine temiz bir strateji uyguluyor ki, kendi çalışma hayatımızla kıyaslamadan duramıyorum. Temiz strateji derken neyi kastediyorum? Öncelikle karakterimiz Mr. Underwood; yenilgiyi kabul edip kabuğuna çekilmiyor, olay hakkında ise en ufak bir dedikoduya dahi mahal bırakmıyor. Kendisinin hak ettiğini düşündüğü göreve getirilmiş olan zat-ı muhtereme hiç bir kaba davranışta bulunmuyor bilakis hem istediği göreve getirilmiş olan karaktere hem de kendisini o göreve layık bulmamış olan Amerikan Başkanına eskisinden çok daha yakın durmayı tercih ediyor. Ne demişler; dostunu yakın tut, düşmanını daha da yakın.. ben ise bu duruma, '' en iyi savaş, mesafesiz olandır'' diyeceğim. Peki karakterimiz neler mi yapıyor? Eee o kadar detay verirsem bir anlamı kalmaz değil mi? İzlemenizi şiddet ile tavsiye edeceğim, muhteşem bir kurgu.


   Ağzımıza bir parmak bal çalıp sustun demeyin, amacım bir dizi tanıtımı yapmak değil elbet. Gelelim asıl meseleye, yani ülkemiz çalışma koşulları ve hayatı içerisinde ''kariyer savaşlarına''. İlkokul yıllarımda, arkadaşlarım ile birlikte keyifle oynadığımız bir oyun vardı; köşe kapmaca. Özellikle çocukluk dönemi 90'lı yıllara dek gelen okuyucularımın yüzünde küçük bir gülümseme belirdiğine eminim... Bir grup çocuk, okul koridorunda bulunan köşelere konumlanır, yerlerini rakiplerinden korumaya çalışırlardı. Her kim, köşesini bırakır ya da bir anlık dalgınlıkla köşesinden uzaklaşırsa o vakit; ebe olan çocuk, köşeyi kapıverirdi. Bazen de kendi köşesini güvenceye almış çocuklar, dalgınlıkla köşesinden uzaklaşan çocukların yerlerini ebeye fısıldarlardı. İşte ülkemiz çalışma hayatı içerisinde statü sahibi olmak ve statüyü korumak da tıpkı böyle bir oyun hatta bir nevi ''kariyer kapmaca''.
  
    Çalıştığı şirket için emek harcayan ve karşılığında hakkı olana ulaşmayı planlayan başarılı çalışanların önüne engeller koyanlar mı dersiniz? Yoksa kendini sağlama almış olup, köşe kovalayan ebelere fısır fısır yol gösterenler mi? Nietzsche’nin çok sevdiğim bir cümlesi var. “Kendi omzuna tırmanarak yüksel!! '' Basit ama iddialı bir cümledir, çünkü ancak; kendi çabalarına tutunduğun zaman, tırmandığın yerde kalabilirsin...  Evet, belki başkalarının köşelerini kaparak, başkalarının başarılarına tırmanarak ya da buna niyet ederek; tamamen şans eseri statü sahibi olabilirsiniz fakat bilgi sahibi olamazsınız. Bilgi olmaksızın kazandığınız statü ise üzerinize bir kaç beden büyük gelen emanet bir giysiden farksız olacaktır. Bununla ilgili olarak geçtiğimiz günlerde bana; ''işte bu'' dedirten bir makale okumuştum. Makalede İnci Holding'in oluşturduğu  ''aile yönetim konseyinden'' bahsediyordu. Konsey kararlarına göre ''aile üyelerinin üstleri, aile üyesi olmayan yöneticilerden seçiliyor. Ayrıca, işe yeni girecek olan aile bireylerinde;  2 yılı aynı yerde olmak üzere, en az 3 yıl başka bir şirkette çalışmış olma ve en az 1 terfi koşulu da aranıyor.'' Oldukça başarılı bulduğumu söylemeden geçemeyeceğim. Tecrübeye, bilgiye ve kişisel çabaya değer vermek böyle bir şey...

   Başarı, bilgi ve de statü; karşılığında bir bedel ödemeksizin, ter dökmeksizin, yorulmaksızın hatta yıpranmaksızın ulaşılabilecek bir köşe değildir. Köşenizi kaybetmekten korkmayın! Çünkü o köşe, gerçek anlamda size ait ise bir başkası orada uzun süre kalamayacaktır. Önümüzde, House of Cards'ın stratejik karakteri Mr. Underwood'dan ilham alabileceğimiz uzunca bir bayram tatili var. Bayramların o kendine has tatlı telaşları arasında vakit bulup diziyi izleyebilecek okurlarıma, şimdiden iyi seyirler dilerim.

   Mutlu Bayramlar...


               



2 Eylül 2016 Cuma


                                        '' SEN YETERKİ SOR, BEN ANLATIRIM''


Bana kendinizden bahsedebilir misiniz?

Sizi neden işe alalım?

Güçlü olduğunuz yönleriniz neler?

Zayıf olduğunuz yönleriniz neler?

Bizimle çalışmayı neden istiyorsunuz?

Eski işinizden neden ayrıldınız?

En büyük başarınız nedir?

Karşılaştığınız zor bir durumu ve onu nasıl çözdüğünüzü anlatabilir misiniz?

Kendinizi 5 yıl sonra nerede görüyorsunuz?

Sormak istediğiniz bir soru var mı?

    Merhaba personel adayı, işte güzel ülkemde faaliyet gösteren kurum ve kuruluşların en büyük ortak noktalarından biri ile karşı karşıyasın... Klasik mülakat soruları. Hangimiz, bir iş görüşmesine gidip de bu soruları cevaplamadı ki? Hatta pek çoğumuz, başvurduğu şirketin internet sitesini açarak, mülakat öncesi, derinlemesine bir araştırma yapmış ve duyulmak istenen cevapları bir yerlere not bile almıştır eminim. İnsan kaynakları uzmanlarına sorsanız, aradıkları hep özgün ve yaratıcı iş gücü. Hem de bu sorularla! İşte bu gol olmadı sevgili meslektaşlarım. Klasik bir İşine aşık İK'cı söylemi duymak ister misiniz?

  ''Keşif keyifli olacaksa, kaşif yaratıcı olmalıdır''  

   Evet tam anlamıyla bir keşiften bahsediyorum. Yaratıcı, pratik zeka sahibi, verimliliği yüksek iş gücü arıyorsanız, kalıpların biraz dışına çıkmalısınız. Misal;

- Bana kendinizden bahseder misiniz Ayla Hanım? yerine...

- ''Ayla Dikmen kimdir, hikayesini dinlemek isterim'' diyebilirsiniz.

   İlk soruda, ilgili kişiyi kendisinden bahsetmeye zorluyorsunuz. Egosu yüksek biri değilse şayet, kim kendisinden bahsederken yeterince rahat olabilir ki? İkinci soruda ise, adayımızı üçüncü tekil şahıs haline getiriyoruz ve uzaktan bir başkasını izleyerek, bir başkasının hayatını hikayeleştirmesine izin vermiş oluyoruz. Kulağa daha basit gelmiyor mu? En azından bir kere deneyin...

   Karşılaştığı bir sorunu ve bu sorun karşısında nasıl bir çözüm üretmiş olduğunu sormak yerine, çalışmakta olduğunuz sektörde önümüzdeki günlerde ne gibi sorunlar yaşayabileceğini ve bu sorunlarla nasıl başa çıkmayı düşündüğünü sorun. Böylece geçmişi bir kenara bırakıp, gelecek odaklı olabilir, adayınıza da gelecek ve çözüm odaklı olması gerektiği mesajını rahatlıkla verebilirsiniz.

   Bizimle çalışmayı neden istiyorsunuz? yerine, ''Şirket vizyon ve misyonumuzun size uygun olduğunu düşünüyor musunuz?'' diyerek, hem adayınızın şirket hedefleri ve değerlerine ne derece vakıf olduğunu öğrenebilir hem de dolaylı olarak sizinle neden çalışmak istediği hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz. Güçlü yönleriniz nedir sorusu yerine, sizi siz yapan değerler nelerdir? Zayıf yönleriniz nelerdir yerine ise hangi konuda ya da konularda kendinizi geliştirmek isterdiniz? diye sorarak, hem adayınızın kendisini daha rahat hissetmesini sağlayabilir hem de ulaşmak istediğiniz cevapların çok daha fazlasını elde edebilirsiniz. Ne demiştik, keyifli bir keşif istiyorsanız;yaratıcı bir kaşif olmalı, cümlelerinizin ögeleri ile adeta küçük yer değiştirme oyunları oynamalısınız. Yanlış sorular sorarak, doğru personele ulaşabilmek, uçsuz bucaksız bir okyanusta kaşık ile kürek çekmekten farksızdır.

   ''Eğer bir problemi çözmek için bir saatim ve yaşamım bulacağım cevaba bağlı olsaydı,55 dakikasını soracak doğru soruları bulmaya harcardım.Eğer doğru soruları bilseydim problemi 5 dakikadan az zamanda çözebilirdim.'' demiş Albert Einstein, biz de diyoruz ki ''sora sora Bağdat bulunuyorsa, doğru personel de elbet bulunur''

                       Siz yeter ki doğru soruları sorun..

   Mutlu, huzurlu ve merakınızı harekete geçirecek bir hafta sonu geçirmenizi dilerim..




30 Ağustos 2016 Salı



                          DUYARLILIK SINAVI


     ...

   Efendiler! Artık bugün hayat ve insanlık gerekleri bütün gerçekliğiyle ortaya çıkmıştır. Bunlara karşı olan söylentiler ahlâk ve inanca uymaz. Gerçek ortaya çıkınca yalan ortadan kalkar. Boş sözler, uydurmalar kafalardan çıkmalıdır. Her türlü yükselme ve olgunlaşma yeteneği olan milletimizin, sosyal ve fikrî inkılâp adımlarını kısaltmak isteyen engeller derhal yok edilmelidir.
Efendiler! Son sözlerimi özellikle memleketimizin gençliğine yöneltmek istiyorum:

   Gençler! Cesaretimizi destekleyen ve devam ettiren sizsiniz. Siz almakta olduğunuz eğitim ve anlayış ile insanlık yüksek karakterinin, vatan sevgisinin, düşünce hürriyetinin en kıymetli örneği olacaksınız.

   Ey yükselen nesil! Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz
.
 


                                                         Mustafa kemal ATATÜRK

                (30 Ağustos 1924 Şehit Asker Anıtı’nın temel atma törenindeki konuşması) 



   Konuşmanın tamamı şüphesiz ki büyüleyici, muhteşem bir öngörünün eseri. Adeta geleceği görmüş bir zaman seyyahının kaleminden dökülmüş cümleler...  30 Ağustos; yüce Türk Milleti'nin destansı varoluş mücadelesi ve en büyük zaferidir. Bir neslin ve o nesle önderlik eden ölümsüz liderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün bizlere emanet ettiği bu muhteşem tarihin yıl dönümünü, büyük bir heyecan ile kutlayarak yazıma başlamak isterim. Ülke olarak meşakkatli bir dönemden geçtiğimiz malumunuz. Milli benliğimize, birliğimize ve bütünlüğümüze sahip çıkma gücümüzü tüm dünyaya kanıtladık elbet. Kanıtlamaya da devam ediyoruz ve ilelebet edeceğiz... 

   Şimdi benim ilgi alanımı yakından ilgilendiren bir konuya gelmek istiyorum. Özellikle bu dönemde milli birlik ve bütünlüğün desteklenmesi konusunda sözde! desteklerini esirgemeyen, sosyal medya hesapları üzerinden ''milli direnişe destek'' içerikli yayınlar paylaşan, her yeri şanlı bayrağımızla donatan ve akabinde Milli Bayramımız olan; 30 Ağustos Zafer Bayramında tüm çalışanlarının resmi tatil hakkını elinden alan üstelik, çocuklarını kutlamalara götürüp şanlı tarihimizi anlatmak yerine, canla başla çalışmak için işinin başına gelmiş çalışanlarının bayramını kutlamak adına beş dakikasını ayırmaya bile tenezzül etmeyen, özel sektör patronlarına.. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu'' demezler mi adama hiç?

   ''Gençler! Cesaretimizi destekleyen ve devam ettiren sizsiniz. Siz almakta olduğunuz eğitim ve anlayış ile insanlık yüksek karakterinin, vatan sevgisinin, düşünce hürriyetinin en kıymetli örneği olacaksınız. ''

Konuşmanın bu bölümünü tekrar tekrar okuyor ve her seferinde, sonuna ''Tabi izin verilirse'' cümlesini istem dışı bir biçimde ekliyorum. İstisnalar yok mu diye soracaksınız. Var elbet...

   Özel Sektör Gönüllüler Derneği (ÖSGD) tarafından, özel sektördeki gönüllülük çalışmalarını destekleyerek yaygınlaşmasını sağlamak ve toplumda fark yaratan iyi örnekleri ödüllendirmek amacıyla 2007 yılından bu yana verilen ‘Gönülden Ödüller’ bu yıl 29 Mart 2016 günü düzenlenen törenle sahiplerini bulmuştu. Takip edenler bilir; şirket yöneticileri, gönüllüler, sivil toplum kuruluşları ve basın mensuplarının katılımıyla gerçekleşen organizasyonda,  Jüri Özel Ödülü olarak; Örnek Gönüllülük Deneyimi Ödülü’nü “Anadolu Isuzu - Çocuklarla Elele Milli Bayramlar Projesi” aldı. Buyurun size istisna hem de ''lütfen bu istisna kaideleri bozsun!'' dedirtecek cinsten.

  Milli iradenin yanında olduğu mesajını vermeye çalışan hatta bunu adeta reklam unsuru olarak kullanan özel sektör patronları, bu gün ciddi bir sınavdan geçti diyebilirim. Sonuç mu? Sorgulayan beyinlere ve vicdanlara kalmış...


        

25 Ağustos 2016 Perşembe


                        EŞİTLİK ≠ ADALET


   Eşitlik.. Oldukça evrensel olan bu kavramın aslında ne kadar göreceli olduğunun farkında mıyız? Herkesin farklı bir eşitlik algısı vardır. Kimine göre eşitlik, sayısal kıstasların birbirine denk olmasıdır. Misal; ikisi de sekiz yaşında olduğu sürece, iki çocuk eşittir onlar için. Kimine göre ise yarışın aynı başlangıç noktasından başlatılması, eşitlik için yeterlidir. Bana göre mi? Bana göre eşitlik; ne sayısal verilerle ne de başlangıç ya da bitiş noktalarının aynı olması ile ilgilidir. Bana göre eşitlik, yetenek, amaçlar ve verilen şanslar ile ilgilidir. Evet evet, yanlış duymadınız şans ve eşitlik... Bir düşünün, amacın; ''en kısa sürede nehrin bir ucundan diğerine geçmek'' olduğu bir yarışta profesyonel bir yüzücü ile profesyonel bir dansçının, aynı anda aynı noktadan yarışa başlaması sizce eşitlik mi? Ya da 3 yaşından itibaren dünyanın en ünlü piyanistlerinden piyano dersi almış bir çocuk ile erken çocukluk dönemini salıncakların, kaydırakların tepesinde geçirmiş bir çocuk, dünyaca ünlü bir piyanist olma konusunda eşit şansa mı sahiptir? üstelik ikisinin de sekiz yaşında olduğunu hatırlatmak isterim... Tabi ki HAYIR.

   Şayet iki insan arasında gerçek anlamda eşitlik sağlamak istiyorsanız, kişilerin sahip olduğu yetiler ve kendilerinden gerçekleştirmelerini beklediğiniz amaçlar doğrultusunda, bu kişilere vereceğiniz şanslar üzerinde küçücük hileler yapmak zorundasınız! Kaplumbağa ile tavşan hikayesini bilmeyen yoktur sanırım, işte bu hikayede kaplumbağa için; yarışın bitiş çizgisini biraz daha öne çekmenin kimseye hiç bir zararı olmayacaktır. Üstelik, bu durumun eşitliği bozmayacağı aksine tam anlamda eşitlik sağlayacağı konusunda emin olabilirsiniz.

   Şimdi gelelim çalışma hayatına... 4857 sayılı İş Kanunumuzda da açıkça ifade edilen eşit muamele ilkesine ve ülkemizde ki uygulamalara. Elbette Sezar'ın hakkını Sezar'a teslim eden işletmeler de var. Ancak, bir elin parmaklarını geçecek sayısal üstünlüğe sahip olduklarından emin değilim.. İş kanunumuzun 5. maddesi eşitlik ilkesine değinir. Kanunumuzda yer alan bu, eşit davranma borcu çerçevesinde işverenden beklenen “eşit durumda olanlara” eşit davranmaktır. İş ilişkisinde işverenin yönetme ilkesi gereği bazı işçiler arasında ayrım yapması tabi ki de doğaldır. Ancak bu ayrım; işçilerin somut yetenek ve nitelikleri doğrultusunda olmalıdır. Aksi takdirde tamamen aynı şartlar ve niteliklere sahip olan işçiler arasında herhangi bir nedenle ayrım yapılması İş Kanunu 5. maddenin ihlali anlamına gelir ki; oldukça ciddi cezai yükümlülükleri olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.

   Bir konu hakkında gerçek anlamda fikir sahibi olmak istediğim vakit, o konuyu bana aktaracak insandan, zihnimde bir şeyler canlandırmasını isterim. Bu nedenle tamamen soyut olan eşitlik kavramının çalışma hayatı içerisindeki -kanımca- yanlış uygulamalarını bir kaç örnekle somutlaştırmak ve önünüze gözle görülebilir bir tablo koymak istiyorum.

'' A Şirketinde, halkla ilişkilerden sorumlu olarak görev yapmakta olan, eğitim seviyeleri birbirine denk iki genç, aynı görev tanımı çerçevesinde yerine getirilmesi gereken işlerden eşit derecede sorumlu tutuluyor. Kıdem süreleri, iş tecrübeleri, kişisel yetenek ve beceriler, algılama gücü ve verilen görevi yerine getirme yetileri de birbirine neredeyse denk olan gençlerin ''eşit durumda olma'' şartını sağlamış oldukları inkar edilemez. Bu durumda, iş kanunumuzun kılavuzluğunda işverenden, söz konusu gençleri eşit ücret düzeyi ve kariyer planlamasına tabi çalıştırması beklenmektedir.'' Olması gereken de tam olarak budur.

  Bir diğer örnekte;

  '' Ülkenin en gözde üniversitelerinden birini aynı dönemde, derece ile bitirmiş iki iyi mühendis, aynı projede bir arada çalışıyor. İki mühendisimiz için de proje sonuna kadar geçerli olacak bir iş sözleşmesi hazırlanıyor. İkiside genç, yaratıcı ve de zeki. Buraya kadar bir eşitlikten bahsetmek mümkün. Bu nedenle ikisi için eşit bir başlangıç ücreti öngörülüyor. Ancak, mühendislerimizden biri, oldukça sorumluluk sahibi,projeyi benimsiyor ve elinden gelenin daha fazlasını yapabilmek adına uğraş veriyor. Diğeri ise, sorumluluk sahibi arkadaşına fazlaca güveniyor. Bu durumun gözlemlenebildiği an itibari ile eşitlik de bozuluyor tabi, üstelik bu durumun ispatı ile birlikte kanun hükmü de aşılabiliyor... Tüm gün şantiyeden şantiyeye koşan, gece sabaha kadar proje üzerinde inceleme yapan, işçilerle birlikte sahaya inen, yerinde gözlem yapan, her türlü standart sapmayı ve olasılığı hesaplamaya çalışan mühendisimiz ile sağa sola talimatlar yağdıran ancak sorumluluk almaktan sürekli kaçınan mühendisimizin aynı projede, aynı statüde ve aynı ücret düzeyi ile çalışmaya devam etmesi halinde eşitlikten bahsedebilmek mümkün mü? Aynı Üniversite, aynı bölüm, aynı derece, aynı yaş, aynı şirket ne farkeder? Eğer yalnızca başta saymış olduğum özelliklerin birbirine denk olması sebebi ile işyerinde, eşit muamele ve adil bir çalışma ortamı bulunduğuna inanıyorsak, sanırım eşitlik algımızı biraz sorgulamamız gerekecek...''

   Vermiş olduğum iki örnekte de, başlangıç noktalarını ya da sayısal verileri eşit sayabiliriz, mümkün. Ancak konumuz adil bir eşitlik ise, işte o zaman işin biraz daha derinine inmek gerekiyor. İşletme verimliliği ve üretkenliğe direkt olarak etkisi bulunduğuna inandığım eşit muamele ilkesinin, tespit ve uygulama aşamasında son derece zor olduğunu itiraf etmeliyim.  Dikkat, gözlem, performans değerleme hatta belki çeşitli mülakatlar gerektiren bir süreç olsa da, adil bir eşitliğin sağlayacağı verimlilik, üretkenlik ve sadakat için emeklerinize değecektir. Unutmadan; Eşit muamele ve adil çalışma ortamı olmaksızın, çalışma aidiyeti ve ortak işletme kültürü yaratamazsınız. O halde, vakit; tavşan ile kaplumbağa arasındaki yarışa birazcık müdahale etme vakti. 

                                                   3-2-1 ve Start ...




22 Ağustos 2016 Pazartesi

Charlie Chaplin - Factory Work






         MODERN ZAMANLAR'DA İNSAN OLMAK



   Sene zannediyorum 2009,  yer ise Uludağ Üniversitesi... Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri bölüm derslerinden ''Çalışma Psikolojisi'' dersi esnasında, bu gün çalışmalarını hala yakından takip ettiğim değerli hocam Prof. Dr. Serpil Aytaç tarafından bizlere izlettirilen, yönetmenliğini ve oyunculuğunu muhteşem insan Charlie Chaplin'in üstlendiği ''Modern Zamanlar'dan'' bir bölüm paylaşmak istedim bu gün sizlerle. Modern Zamanlar; çalışma hayatı içerisinde insanın sosyal bir varlık olarak yer alması konusundaki baskın düşüncelerimin temelini oluşturması sebebiyle benim için ayrıcalıklı bir baş yapıttır. Bilen bilir, Chaplin; hiç konuşmadan hayatı anlatabilen evrensel bir dil yaratmıştır...'' Sessizlik''....  Modern zamanlar'da ise makinelerle birlikte hayatımıza giren; yeni çalışma düzeni, fabrika hayatı ve makineleştirilmeye çalışılan insanoğlunun adeta ruhsuz birer robota dönüştürülmesinin çaresiz kabul edilişi yine aynı sessizlik içerisinde, muazzam bir ustalıkla ele alınmıştır.


            Gerçekten Birer Makine Mİyİz?


   Asla... İnsan, durup dinlenmeye, motive olmaya, motive edilmeye, ödülendirilmeye, takdir edilmeye, ara vermeye, sevdikleri ile kaliteli zaman geçirmeye, kaygısız bir ortama, güven duymaya ve güvenilmeye ihtiyaç duyan, biyolojik ve fiziki sınırları olan, en önemlisi ise; bir makinadan çok farklı olarak, kendisine verilen ya da verilmeyen değeri algılayabilen sosyal bir varlıktır. Sürekli olarak aynı süreçleri yaşayan, sürekli bir tekrar hali içerisinde bulunan insanın bir süre sonra -doğası gereği- yapmış olduğu işe yabancılaşması kaçınılmaz olacaktır. Hayal edin;


   Pazartesi;


   07.00 evinizden işe gitmek üzere çıkarak, 07.10'da evinizin önüne gelen servisine biniyorsunuz. Servis, sıralı bir biçimde, 500 metre uzaktaki simitçinin önünde bekleyen iş arkadaşınızı alıyor, iki trafik ışığı sonrası bir diğerini ve işyerine varmadan önce ki son kavşaktan birini daha... saat 07.40 itibari ile iş yerine ulaşıyor, araçtan inip şirket kapısından içeri giriyorsunuz. Şirketin, huzur verdiğine inanıldığı için maviye boyanmış uzun ve dar koridorundan ilerleyerek koridor sonunda bulunan odanızın kapısını açıyorsunuz. Masanızın başına oturuyor ve yine sırasıyla önce bir bardak su dolduruyor, bilgisayarınızı açıyor, maillerinizi kontrol ediyor, günlük işlerinizi yapmaya başlıyorsunuz. Öğlen arası, aynı koridordan ilerleyerek bir üst katta yer alan şirket yemekhanesine gidiyor, yemek yemek için sahip olduğunuzu düşündüğünüz 10 dakikalık zamanda yemeğinizi bitirip, ofisinize geri dönüyor ve mesai bitimine dek aynı işleri yapmayı devam ediyorsunuz. Mesai bitimi öncesi, işvereninizin sizden istediği günlük raporları teslim ediyor ve personel servisine yetişmek adına koşar adımlarla şirketten ayrılıyorsunuz. Eve geldiğinizde yorgun ve halsiz bir şekilde koltuğunuza uzanıp, hiç bir şey yapmayarak zihninizi dinlendirmeye çalışıyorsunuz..


    Salı;


   07.00 evinizden işe gitmek üzere çıkarak, 07.10'da evinizin önüne gelen servisine biniyorsunuz. Servis, sıralı bir biçimde, 500 metre uzaktaki simitçinin önünde bekleyen iş arkadaşınızı alıyor, iki trafik ışığı sonrası bir diğerini ve işyerine varmadan önce ki son kavşaktan birini daha... saat 07.40 itibari ile iş yerine ulaşıyor, araçtan inip şirket kapısından içeri giriyorsunuz. Şirketin, huzur verdiğine inanıldığı için maviye boyanmış uzun ve dar koridorundan ilerleyerek koridor sonunda bulunan odanızın kapısını açıyorsunuz. Masanızın başına oturuyor ve yine sırasıyla önce bir bardak su dolduruyor, bilgisayarınızı açıyor, maillerinizi kontrol ediyor, günlük işlerinizi yapmaya başlıyorsunuz. Öğlen arası, aynı koridordan ilerleyerek bir üst katta yer alan şirket yemekhanesine gidiyor, yemek yemek için sahip olduğunuzu düşündüğünüz 10 dakikalık zamanda yemeğinizi bitirip, ofisinize geri dönüyor ve mesai bitimine dek aynı işleri yapmayı devam ediyorsunuz. Mesai bitimi öncesi, işvereninizin sizden istediği günlük raporları teslim ediyor ve personel servisine yetişmek adına koşar adımlarla şirketten ayrılıyorsunuz. Eve geldiğinizde yorgun ve halsiz bir şekilde koltuğunuza uzanıp, hiç bir şey yapmayarak zihninizi dinlendirmeye çalışıyorsunuz..


   Çarşamba;


   Aynı sıradanlık...


   Perşembe, Cuma...  her gün bir öncekinin aynı. Hayal etmesi bile zor, yorucu ve huzursuz... Böyle bir çalışma düzeni içerisinde bir süre sonra, işiniz sizin için; duvarların ne renk olduğunu umursamadığınız, daha iyiyi değil sadece sizden isteneni yaptığınız, günden güne verimsizleştiğiniz, soğuduğunuz ve yabancılaştığınız bir zorunluluktan ibaret olacak. Basit gelebilir ama, bu sıradanlığı bozacak küçücük bir anektot, bir an, bir renk... hiç tahmin etmediğiniz şekilde verimliliğinizi ve işinize olan bağlılığınızı arttırmaya yetebilir.


   İnsan makine değildir, insan makineleri yaratan, yöneten ama onlar gibi olmayan sosyal bir varlıktır... Eğer hala izlemediyseniz, hemen şimdi büyük usta Charlie Chaplin'in Modern Zamanlar'ını izleyin. Hak vereceksiniz...


                                            Mutlu ve Huzurlu bir hafta dilerim...








17 Ağustos 2016 Çarşamba



                              ŞAH AMA MAT DEĞİL


  ''Büyük usta seviyesinde, kazananı kaybedenden ayıran düşünülemezi yapma isteğidir. Parlak bir strateji bir zeka ürünüdür ama zeka, ''gözü peklik'' olmadan yeterli değildir. Fırsat verildiğinde oyunda patlama yaratma cesaretim olmalı, rakibinin oyununu ve sinirlerini bozabilmeliyim. Klasik yöntemlerle başarılı olamazsınız. Rakibiniz yapacağınız hamleleri tahmin edebilirse sonuç alamazsınız, stratejiniz işe yaramaz.
                                                                                   - Garry Kasparov

   Satranç... Satranç; her şeyden önce kıyasıya bir mücadeledir. Tıpkı hayatın kendisi gibi. Kıyasıya bir mücadelede sizi başarılı kılacak olan şey bilinenin aksine güç, otorite, para ya da statü değil, ÖNGÖRÜdür... Bir adım ileriye gittiğinizde bir tümseğe takılıp düşmemiş olmanız,  üçüncü adımınızda görmemiş olduğunuz bir çukura düşme riskinizi yok etmez. Bu size oldukça ŞÜPHECİ bir yaklaşım gibi gelebilir ama inanın kararında bir şüphecilik, hayatınızı kurtarabilir. Satrancın temeli, aynı şüpheciliğin doğurduğu, öngörü yeteneğine dayanır.

   Benim çalışma disiplinim de aynı ''kararında şüphecilik'' felsefesini taşıyor. Herkese güveniyor ve herkesden aynı oranda şüphe duyuyorum. Güven, beni vicdan sahibi bir birey haline getirirken şüphe ise karşımdaki insanın bir sonraki hamlesini tahmin etmeye çalışmam ve önlem almam konusunda, beynimin uyarı sistemini sürekli dinamik tutuyor. Ben bu durumu, kişisel risk yönetimim olarak tanımlıyorum. Evet, karşıma çıkabilecek riskleri bu şekilde yönetmeye çalışıyorum; şüphe duyarak, tahmin ederek, öngörmeye çalışarak ve önlem alarak...

                                       Nasıl Bir Şüphecilik?


 Ciddi sorumlulukları ve yükümlülükleri bulunan bir iş talimatı size yazılı olarak verilmiyor, sözlü bir biçimde tebliğ ediliyorsa, bu davranışın sebebi olarak aklım, önüme iki seçenek sunuyor;
  1. Anlama ve algılama yeteneğinize düşündüğünüzden daha fazla güveniliyor -ki bu son derece gurur vericidir-
  2. Olası bir hata yapılması durumunda yahut işler istenildiği şekilde sonuçlanmadığında, başarısızlığın tüm faturası size kesilmek isteniyor - ki bu çok can sıkıcı ve tehlikeli bir durumdur-
   Her iki durumun da sonuçlarını öngördüğünüze göre, sıra önlem almaya geliyor. Nasıl mı? İşte o tamamen sizin hayal gücünüze ve tecrübenize kalmış...

   Eğer satranç tahtası üzerinde bir piyonsanız, amacınız Şah'ı son hamleye kadar korumaktır. Ancak, aklınızdan çıkarmamanız gereken bir şey daha var;

'' Şah kendi güvenliği için gözünü bile kırpmadan sizi gözden çıkarabilir. ''

   Doğru hareket ederek, kendinizi de güvence altına almayı unutmayın. Bol şans...




14 Ağustos 2016 Pazar



                SİZİ NASIL ÇALIŞTIRA- MAZ - LAR?


   Değerli MentorHr okurları,


   Bu gün, ne yazık ki ülkemiz çalışma şartlarını göz önünde bulundurarak, seçmiş olduğum konunun ciddiyeti sebebi ile yazıma da bir o kadar ciddi başlamak istiyorum. ''4857'' sayılı İş Kanunumuzda, işçi çalıştırmanın sınırları açık bir şekilde belirtilmiştir. Yani Devlet otoritesi, üzerine basa basa tüm işveren ve işveren temsilcilerine; - orada bir dur arkadaşım, öyle keyfine göre İNSAN çalıştıramazsın! demektedir. Tabi bu uyarı aynı zamanda işçilere,'' haklarınızı öğrenin'' mesajını da taşımaktadır. 24 saatlik bir günümüzün, yaklaşık 8-10 saatini çalışarak geçirdiğimizi varsayarak - ki özel sektörde 8 saat çalışıldığını varsaymak pollyannacılık oynamaktan farklı değildir - işçilik haklarımızı bilmenin ne derece önemli olduğunu tekrar vurgulamak isterim. Bu noktada sizden kendinize küçük bir soru sormanızı isteyeceğim.

                                        ''BENİ NASIL ÇALIŞTIRA-MAZ-LAR?''

Şimdi cevaplarını birlikte konuşabiliriz...

  • Sizi günde sekiz saatten fazla çalıştıramazlar! Çalıştırmak için, fazla mesai yapmayı kabul ettiğinize dair onayınızı almaları ve onayınız bulunsa dahi bu fazla sürenin ücretinin, ilgili ayda maaş bordronuza yansıtılarak, tarafınıza ödenmesi gerekir!
  • Hafta tatili, Ulusal Bayram ve Resmi tatil günlerinde sizi çalıştıramazlar! Çalıştırmak için yine onayınızın bulunması, çalıştığınız her bir tatil günü için günlük mesai ücretinizin iki katı tutarında mesai ücretinin tarafınıza ödenmesi gerekir!
  • Sizi Ara dinlenmesi olmaksızın çalıştıramazlar!
    Ara dinlenme süreleri 4857 sayılı İş Kanunu md. 68/1. fıkrasında, işçinin o günkü toplam çalışma saatine paralel olarak düzenlenmiştir. Buna göre;
    1. 4 saat veya daha kısa süreli işlerde 15 dakika,
    2. 4 saatten fazla ve 7,5 saate kadar (7,5 saat dahil) süreli işlerde yarım saat,
    3. 7,5 saatten fazla süreli işlerde 1 saat olarak verilir.
 yani 8 saat çalışan bir işçi iseniz, işverenin size ''günde bir saat ara dinlenmesi çok, yarım saat yeter'' deme şansı yoktur. Ya da ara dinlenmenizi- iş etiği ve ahlak kuralları dahilinde- nerede ve nasıl geçireceğinize karışma şansı...
  • Sizi sözleşmesiz çalıştıramazlar! bir yıldan uzun süreli işlerde sizlerle içerisinde çalışma süresi, çalışma yeri, görev ve maaş bilgilerinin yer aldığı yazılı bir iş   sözleşme yapılması ve bir nüshasının da size verilmesi gerekmektedir.
  • Sizi sigortasız KESİNLİKLE çalıştıramazlar! İş başı tarihinizden bir gün önce, işveren tarafınca sigorta girişinizin yapılmış olması gerekmektedir. Sigortasız işçi çalıştırmak ciddi bir usulsüzlük ve vatandaşlık suçudur! Lütfen bu şekilde çalışmayı, çalıştırılmayı kabul etmeyin, şahit olduğunuz sigortasız ve kayıt dışı çalışanları ise ALO 170 Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı şikayet hattı üzerinden korkmadan bildirin.
  • İstirahat raporunuz bulunması halinde ilgili rapor süresince sizi çalıştıramazlar! Ne yazık ki, geçici iş göremezlik raporu bulunan personelini rica, emir, tehdit vb.  ile çalıştırmaya devam eden pek çok işveren bulunmaktadır. Eğer bu şekilde çalışmaya zorlanıyorsanız, durumu muhakkak yetkililere bildirmeniz gerekir.
  • Sizi görev tanımı olmaksızın çalıştıramazlar! Ne iş yapacağınız, yetki ve sorumluluklarınızın neler olacağı size açık açık belirtilmelidir. Yetki ve sorumluluğunuz dahilinde olmayan hiç bir görev için sorumlu tutulamaz ve cezalandırılamazsınız.
  • İşçilik haklarınızı almaksızın çalıştırılamazsınız! Çalışarak hak etmiş olduğunuz; maaş, yıllık izin, fazla mesai ücreti gibi tüm işçilik haklarınız gecikmeksizin tarafınıza ödenmelidir.
   Kanunumuzun 32. maddesinde ücretin ödeme zamanı da belirtilerek şöyle denmiştir;   “Ücret en geç ayda bir ödenir. İş sözleşmeleri veya toplu iş sözleşmeleri ile ödeme süresi bir haftaya kadar indirilebilir.” Buna göre işveren, işçinin ücretini kanun, iş veya toplu iş sözleşmeleri hükümlerine göre hesaplamak ve zamanında ödemek zorundadır.

   Ücreti gününde ödenmeyen işçi şunları yapabilir;

1. İşçi, iş görme borcunu yerine getirmekten kaçınabilir.
2. Bu nedenle kişisel kararlarına dayanarak iş görme borcunu yerine getirmemeleri sayısal olarak toplu bir nitelik kazansa dahi grev olarak nitelendirilemez.
3. Gününde ödenmeyen ücretler için mevduata uygulanan en yüksek faiz oranı uygulanır.
4. Bu işçilerin bu nedenle iş sözleşmeleri çalışmadıkları için feshedilemez ve yerine yeni işçi alınamaz, bu işler başkalarına yaptırılamaz. Son olarak;

 
  • Sosyal hayatınızı kısıtlayıcı çalışma şartları altında ve ahlak ve iyi niyete aykırı davranışlara maruz bırakılarak Çalıştırılamazsınız! Siz değerlisiniz, işçilik hakları devlet otoritesi tarafından güvenceye alınmış sosyal bir bireysiniz. Buradan hareketle hiç bir işveren, yönetici, iş arkadaşınız yahut emriniz altında çalışan hiç bir işçi sizi aşağılayamaz, küçük düşürücü davranışlarda bulunamaz, hakaret edemez ve kesinlikle şiddet uygulayamaz. Siz de aynı şekilde hiç bir yöneticinize, iş arkadaşınıza ya da çalışanınıza ahlak ve iyi niyet kurallarına aykırı davranışlarda bulunamazsınız.
   Hukuki tarafını bir tarafa bırakarak, tamamen insani duygularla belirtmek isterim ki; Mevzuata uygunluk; vicdani özgürlüktür!
   Eğer bir çalışansanız; size tanınmış hakları bilin ve talep etmekten çekinmeyin. Yok eğer bir işverenseniz ve emrinizde çalışan insanlar bulunuyorsa; insan çalıştırmanın yükümlülüklerini öğrenin, ama öyle kuru kuruya değil! Akıl ve vicdan süzgecinden geçirerek, sindire sindire ...

                                                                                           Huzur dolu bir pazar dilerim...