çalışma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çalışma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Ağustos 2017 Pazartesi
17 Ağustos 2016 Çarşamba
ŞAH AMA MAT DEĞİL
''Büyük usta seviyesinde, kazananı kaybedenden ayıran düşünülemezi yapma isteğidir. Parlak bir strateji bir zeka ürünüdür ama zeka, ''gözü peklik'' olmadan yeterli değildir. Fırsat verildiğinde oyunda patlama yaratma cesaretim olmalı, rakibinin oyununu ve sinirlerini bozabilmeliyim. Klasik yöntemlerle başarılı olamazsınız. Rakibiniz yapacağınız hamleleri tahmin edebilirse sonuç alamazsınız, stratejiniz işe yaramaz.
- Garry Kasparov
Satranç... Satranç; her şeyden önce kıyasıya bir mücadeledir. Tıpkı hayatın kendisi gibi. Kıyasıya bir mücadelede sizi başarılı kılacak olan şey bilinenin aksine güç, otorite, para ya da statü değil, ÖNGÖRÜdür... Bir adım ileriye gittiğinizde bir tümseğe takılıp düşmemiş olmanız, üçüncü adımınızda görmemiş olduğunuz bir çukura düşme riskinizi yok etmez. Bu size oldukça ŞÜPHECİ bir yaklaşım gibi gelebilir ama inanın kararında bir şüphecilik, hayatınızı kurtarabilir. Satrancın temeli, aynı şüpheciliğin doğurduğu, öngörü yeteneğine dayanır.
Benim çalışma disiplinim de aynı ''kararında şüphecilik'' felsefesini taşıyor. Herkese güveniyor ve herkesden aynı oranda şüphe duyuyorum. Güven, beni vicdan sahibi bir birey haline getirirken şüphe ise karşımdaki insanın bir sonraki hamlesini tahmin etmeye çalışmam ve önlem almam konusunda, beynimin uyarı sistemini sürekli dinamik tutuyor. Ben bu durumu, kişisel risk yönetimim olarak tanımlıyorum. Evet, karşıma çıkabilecek riskleri bu şekilde yönetmeye çalışıyorum; şüphe duyarak, tahmin ederek, öngörmeye çalışarak ve önlem alarak...
Nasıl Bir Şüphecilik?
Ciddi sorumlulukları ve yükümlülükleri bulunan bir iş talimatı size yazılı olarak verilmiyor, sözlü bir biçimde tebliğ ediliyorsa, bu davranışın sebebi olarak aklım, önüme iki seçenek sunuyor;
- Anlama ve algılama yeteneğinize düşündüğünüzden daha fazla güveniliyor -ki bu son derece gurur vericidir-
- Olası bir hata yapılması durumunda yahut işler istenildiği şekilde sonuçlanmadığında, başarısızlığın tüm faturası size kesilmek isteniyor - ki bu çok can sıkıcı ve tehlikeli bir durumdur-
Her iki durumun da sonuçlarını öngördüğünüze göre, sıra önlem almaya geliyor. Nasıl mı? İşte o tamamen sizin hayal gücünüze ve tecrübenize kalmış...
Eğer satranç tahtası üzerinde bir piyonsanız, amacınız Şah'ı son hamleye kadar korumaktır. Ancak, aklınızdan çıkarmamanız gereken bir şey daha var;
'' Şah kendi güvenliği için gözünü bile kırpmadan sizi gözden çıkarabilir. ''
Doğru hareket ederek, kendinizi de güvence altına almayı unutmayın. Bol şans...
14 Temmuz 2016 Perşembe
SÜPER KAHRAMAN
''Eğer bir süper kahraman değilseniz; yapabilecekleriniz sınırlıdır. İşte tam olarak bu nedenle, yapmayı kabul edebileceklerinizin de sınırları olmalıdır...''
İşine Aşık İk'cı
Ne zaman birileri ''sorumluluktan'' bahsetse; aynı cümleyi kurmaktan bıkmıyorum, bıkmayacağım. Hiç bir zaman sorumluluk almaktan kaçmadım ve sorumluluğunu üzerime aldığım her şeyi layıkı ile yerine getirdiğime olan inancım sonsuz. Lakin ben bir süper kahraman değilim! Sen de değilsin ve sizler de birer süper kahraman değilsiniz.. Görev dağılımı esnasında sizi süper kahraman olarak nitelendirerek, yapabileceğinizden daha fazlasını sizden isteyenler elbet olacak fakat siz kabul edebileceğiniz sorumlulukların sınırlarını iyi çizmelisiniz! Bunun temel gerekçesi şu ki;
Gerçekleştirebileceğinizden fazla sorumluluk almak sizi, gerçekleştirebileceklerinizi de köreltecek kadar yoracaktır.
Eğer, üretmekte olduğunuz bir üründen her gün 100 adet üretebilecek enerjiye sahipseniz; sizden 101. ürün istendiğinde lütfen yapamayacağınızı ifade edin. Ya da sekiz saat çalışmak sizi yeterince yoruyor, enerjiniz tükeniyor, dikkatiniz dağılıyor ve hata yapma oranınız artıyorsa, işyerinizde dokuzuncu saate girmeyin! Özel sektör çalışanları için böyle bir tercih yapabilme lüksü olmayabilir fakat dikkat dağınıklığı ile oluşacak verimsizlik ve iş kazaları gibi istenmeyen durumların büyük maliyetlere yol açabileceğini, işverenlerinize anlatmaya çalışın, en azından deneyin... Yasal olarak size tanınmış hakları talep etmekten de lütfen çekinmeyin.
Omuzlarınıza alacağınız her yük için terazi sizin ellerinizde. Kendinizi en iyi tanıyan SİZSİNİZ, bir başkası değil. Bedeninizin, ruhunuzun, zihninizin ve duygularınızın sesini de bir tek siz duyabilirsiniz. Bir gün, içinizden bir ses size ''daha fazlasına enerjin yok'' diyecek! O gün geldiğinde DURUN... ya da şimdiden, doğa üstü güçlere sahip süper kahramanlardan biri olmanın bir yolunu bulun. Ve unutmayın, sizden yapabileceğinizden fazlası istendiğinde hayır demek; asla yeteneksizlik, beceriksizlik ya da sorumluluktan kaçmak değildir. Bilakis, kendinize duyduğunuz saygının en güzel ispatıdır. Tabi siz illaki süper kahraman olmanın bir yolunu bulacağım diyorsanız, formülünü bizler ile paylaşmanızı heyecanla bekliyor olacağım.
Etiketler:
çalışma,
enerji,
ik,
insan kaynakları,
saygı,
sınır,
Sorumluluk,
süper hero,
süper kahraman,
verim,
yetki
3 Haziran 2016 Cuma
KANGRENLİ BİR SİSTEME SİTEM!
Bu yazıyı kaleme almak için uzunca bir süre düşündüm.Belki bir tanesine beni haksız çıkarabilecek bir yanıt bulabilirim umudu ile kendi kendime onlarca hatta yüzlerce soru sordum. Ne yazık ki ne yanıtlarım değişti ne de düşüncelerim... Üniversite yıllarında, bir hipotez olarak aklıma düşen bu konuyu çürütecek bir hipotez ne yazık ki kuramadım. Şimdi siz, nedir bu kadar mübalağalı dile getirdiğin düşünce diye soruyorsunuz, hemen yanıtlayayım; Türkiye'de çalışma hayatı adeta, kangrenli bir bacak... Kesip atsanız da boş, kabullenip sussanız da... !! Ülkesine aşkla bağlı bir vatandaş olarak, içim kan ağlayarak kullandığım bu ifademin tüm sebeplerini maddeler halinde belirtmek istiyorum;- Kurumsallaşmak istediğini söyleyen fakat asla kurumsallaşmak istemeyen! aile şirketlerinin yaratmış olduğu bir istihdam alanının tam ortasındayız.
- Vasıflı personel isteyip, personelin vasıflarını kullanmasına asla izin vermeyen bir yönetim anlayışı ile mücadele ediyoruz.
- plansız, vizyon ve misyonu bulunmayan ya da bulunsa dahi tepe yönetimin dayatması sonucu oluşturulmuş olması nedeni ile çalışanlar tarafından benimsenmeyen rotasız işletmeler yaratıyoruz.
- Görev tanımları oluşturuyor, görev tanımında belirtilen nitelikleri taşımayan personelleri işe alıyor, görev tanımında olmayan işler yaptırıyoruz. Hatta çoğu işletme için şunu söyleyebilirim ki; görev tanımı mı? O da ne??
- İster yönetici olsun ister çalışan ''İş Kanunumuzun Emirlerini'' bilmiyoruz. Bazen de bilip bilmemezlikten geliyoruz.
- Yöneticiler hala daha, bilmem hangi departmanda kim kiminle çay içmiş, bilmem hangi departmanın yöneticisi sandalyesinden kaç kere kalkmış derdinde... üstelik bu merakın giderilmesi için işletme içerisinde tutulan personelin sayısı, gerekli olan personel sayısını çoktan geçmiş.
- İşinin gerektirdiği görevleri, yapması gereken işleri, söylemesi gerekenleri onaysız, izinsiz söylemeye ve yapmaya cesaret edemeyen nitelikli personellerimiz ile gurur duyuyoruz
- Sosyal yaşamın varlığından bir haberiz.
- Durumlar gerçekten kötüye giderken, cesurca ''KRAL ÇIPLAK'' diyebilecek personeli yakınımıza dahi yaklaştırmıyoruz. Oldu ki böyle personelimiz var ise itina ile susturuyor, sindiriyoruz.
- dürüstlükte sınıf tekrarı yapıyoruz, eşitlikte ise çoktan sınıfta kaldık
- Onlarca prosedür oluşturup, yalnızca kafamıza estiğinde uyguluyoruz
- SİSTEMSİZ yola çıkıp, yolda sistem kurmaya çalışıyoruz
- Öfkemizi kontrol etmekte güçlük çekiyoruz, EGO'muza sözümüz dahi geçmiyor
- İş etiğine aykırı onlarca durum karşısında 3 maymunu oynayan yönetici ve personel kalabalığı içerisinde sesini duyurmaya çalışanları da susturuveriyoruz..
- ''İzahat'' ne demek? Anlamını bildiğimiz bir kelime olduğunu sanmıyorum. Açıklama yapmıyor, açıklama yapılmasını beklemiyoruz..
- Güvene dayalı iş ilişkilerinden bahsediyor, ama kimsenin kimseye güvenmediği çalışma ortamları yaratıyoruz
- Teknolojinin sunduğu nimetlerden yararlanmıyoruz,
- Kurumsal bağlılığın tek taraflı olduğuna inanıyoruz, sevilmek ile sömürülmek arasında ki ince çizgiyi bir türlü göremiyoruz
- Haklar, hukuk, adalet??? bahsetmek dahi istemiyorum...
- Network kavramını ise çok yanlış anladığımızı düşünüyorum. Zira sosyal ağ kurmak ile, çıkar ilişkisi kurmak aynı şey değildir!
yazılacak çizilecek onlarca madde daha olsa da, hafta sonuna girerken kendi kendimi ve sizi daha fazla bunaltmayacağım. Sizden tek istediğim, ister yönetici olun ister çalışan, eğer bir takım şeyler sizi fazlası ile sıkıyor ise kangrene dönüşmeden müdahele etmeniz. Belki de böylece, güzel ülkemin çalışma hayatı içerisinde bir kaç özel istisnadan biri olmayı başarabilirsiniz..
8 Mayıs 2016 Pazar
Asıl Mesele Yoğurdu Nasıl Yediğiniz...
Üniversite
yıllarımda, insan kaynakları dersi aldığım sevgili hocam, insan kaynakları
yönetiminin çeşitli fonksiyonlardan oluşan bir yönetim kalıbı olduğuna inanır,
belirli kuralların dışına çıkmaktan çekinirdi.
Kaldı ki dersleri bile, belirli bir prosedüre göre işler, kalıpların
dışına asla çıkmazdı. Bana göre unuttuğu bir şey vardı, insan sosyal bir
varlıktı ve insanın olduğu hiç bir yerde prosedürler harfi harfine
uygulanamazdı. Yine de sevgili hocama ve tarzına sonsuz saygılarımı sunmayı
unutmayacağım... Yüksek lisans eğitimim esnasında, dersini alma şansına
ulaşabildiğim diğer bir hocam ise, kalıpları yıkmanın ne kadar keyifli
olabileceğini, insanın içine girdiği hiçbir işin standartlara bağlanamayacağını
öğretti bana. Buyurun işte, ikisi de akademisyen, ikisi de aynı meslek grubuna
ait iki çalışan… söyledim ya; asıl mesele yoğurtta!
Staj yıllarımda,
insan kaynakları departmanında görev aldığım büyük birşirketin insan kaynakları
yöneticisi, nevi şahsına münhasır bir adamcağızdı. Öyle ki, iş yeri disiplin
kurulu oluşturulması esnasında, iş yerinde en fazla disiplin suçuna karışan, en
uyumsuz, kaytarma eğilimine sahip çalışanları belirlemiş ve çalışan temsilcisi
olarak aday göstermişti. O zamanlar, yapılanın ne kadar büyük bir haksızlık ve
de saçmalık olduğunu düşünürken şimdi bambaşka bir düşünce içerisinde,
kendisini ayakta alkışlama isteği duyuyorum. Nasıl oldu, neden oldu bilinmez;
şirket içerisinde, disiplin cezası gerektiren suçlar bir anda bıçak gibi
kesildi... Bir diğer yiğit ise çok daha farklıydı...tam zamanlı çalışmaya
başladığım ilk yıllarda, sevgili insan kaynakları yöneticim; personele yapılan
her iyiliğin, verilen her sosyal yardımın, gösterilen her toleransın yeri
geldiğinde personelin yüzüne vurulması gerektiğine inanıyordu!! O inanıyordu
inanmasına ama ben buna bir türlü inanamıyordum... Personel, kendisini
yöneticisine karşı borçlu hissederse, daha verimli çalışacaktı. Adamcağızın
minicik küçücük hatta ufacık kapasitesi ile hayata bakışı bu kadarcıktı...
Uzatmadan sonucunu söylemek gerekirse, bu adamcağız yoğurdu ağzına yüzüne
bulaştırarak yemeyi tercih edenlerdendi... sonu pekte istediği gibi olmadı, bu
ayrı mevzu.
Yaşadığım sahil
kasabasının, hatırı sayılır aile şirketleri arasında yer edinmiş orta ölçekli
bir şirketin yöneticisinin; insanlara iki çift kelamı ve bir ''günaydını'' çok
gördüğüne, diğerinin ise kafayı fazla mesai ile bozduğuna da şahit oldum ki bu
enteresan insanların yedikleri şeyin
yoğurt olduğundan bile şüphe duyuyorum.
Sadece şirket
yöneticileri, akademisyenler, öğretmenler mi? Tabiki hayır… doktorlar,
mühendisler, sporcular,esnaflar, biyologlar, şoförler, yazarlar ve daha nice
meslekten insanlar. Çalışma hayatı içerisinde onları, değer meslektaşlarından
farklı kılan şey durup, çalışma hayatına ve işlerine bakmış oldukları pencere. Ben mi? Eeee benimde farklı yollarım,
yöntemlerim var elbet. Lakin tekrar anneannemin sözüne gelecek olursam;
‘’Sorsan
hepsinin yediği bal, biri akıta akıta, biri bakıta bakıta’’
Aman siz hayata, daha geniş, daha renkli, daha İNSANCIL bir
pencereden bakmaya çalışın. Bu güzel Pazar gününde, bunu bir düşünün
isterseniz?
18 Nisan 2016 Pazartesi
Bir IK'cı Kolay Yetişmiyor
BİR İK'CI KOLAY YETİŞMİYOR!
Son zamanlarda kafamı nereye çevirsem, bir meslek danışmanı görüyor, elimi sallasam 50 İk'cıya çarpıyorum. Garip... Evet garipsiyorum çünkü bir İK'cı kolay yetişmiyor. Hele öyle 3 ay 5 ay deneyim, iki üç cv inceleme ile İnsan kaynakları yönetimi konusunda nirvanaya falan çıkılmıyor arkadaşım! Dur sana biraz özetleyeyim;
Önce ne olmak istediğine emin olacaksın! ''amaaan hiç bir şey olamazsam, girerim iktisadi bilimler fakültesinin bir bölümüne sonrada bitirip insan kaynakları uzmanı olurum ohhh miss'' değil durum. Üniversite kapısını aralamadan önce '' ben çalışma hayatı içerisindeki en önemli kaynağı yani İnsanı sosyal, yasal, maddi ve manevi olarak yönetebilirim'' diyeceksin! Ardından çalışma psikolojisini öğreneceksin, toplam kalite yönetiminin sınırlarında dolaşacak, anayasa hukuku, borçlar kanunu, şirketler hukuku, ticaret hukuku yollarında düşe kalka yürüyeceksin. 4857 İş Hukuku ile yatıp 5510 sosyal sigortalar ve genel sağlık sigortası kanunu ile kalkacaksın. ILO'nun tüm organlarını tanıyacak, Yönetime katılma, sosyal diyalog nedir? sorusuna, ''biz daha çooook uzağındayız'' diyebileceksin. Sendikalar hukukunun sillesini yiyecek, Fayol, Taylor, Hofstede ve weber ile tarihte kısa bir yolculuk yapacaksın. Ven tüm bunların yanında insan oğlunun sosyal bir varlık olduğunu, aklına kazıyacak, adını unutsan bile bunu asla unutmayacaksın. Sonra üniversitenin arka kapısından çıkacak, yoğun ve uzun bir iş arama evresinden geçeceksin. Onlarca ilan inceleyecek, analiz edeceksin. İlanda yer alan mesleğe ait görev tanımını arayacak, bulacak hatta tabiri caiz ise hatim edeceksin. Kanun bu çabuk değişir güzel ülkemde, sen emsallere bakacaksın. Mahkeme ne karar vermiş, neye göre karar vermiş diye merak edecek, oturup saatlerce örnek olayları ve mahkeme kararlarını okuyacaksın. Sonra aramaların nihayete erecek, sektöre hızlı ve karralı bir giriş yapacaksın. Pratiğin, teorikten ne kadar farklı olduğunu deneyimleyeceksin. Öğrenmenin yaşı hiç geçmez, sürekli okuyup, incelemeye devam edeceksin. Bir kaç başarısız işe alım gerçekleştirecek, bir kaç iş akdi feshinden sonra hüngür hüngür ağlayacaksın. İş zenginleştirme, genişletme, rotasyon derken verimlilik ve motivasyon işine de el atacaksın. Tabi eğitim ve performans değerlendirme de senin asli görevlerinden olacak. Takım tutar gibi personel tutmayacak, tarafsızlığı öğreneceksin. Özlük Dosyaları derya deniz... içinde kaybolacaksın ama asla bu dosyaları güncellemeyi unutmayacaksın. Personeline yakın olacaksın, onların hakkını iyi bilecek, haksızlık karşısında dimdik duracaksın. Fakaaaat, İşverenin de en az işçi kadar, yasal hakkı bulunduğunu bilecek ve onu da anlayabilecek kadar iyi empati kuracaksın.... yani yapacaksın da yapacaksın....
Haydi diyelim ki sen, tüm bu aşamaları atladın ve zembille İK'cı oluverdin. O zaman ne olucak? işte o zaman hem sana, hem çalışma hayatına hemde güzelim mesleğe geçmiş olacak!!!
11 Kasım 2015 Çarşamba
Memnuniyetsizlik Fısıltısı
Son zamanlarda kurumların başı, kurumsal imajlarını oldukça olumsuz etkileyen bir durumla belada; "memnuniyetsizlik fısıltısı". Nedir bu memnuniyetsizlik fısıltısı? Nereden gelir? Kaynağı nedir? Küçük bir hikaye ile açıklayalım;Zamanın birinde, küçük huzurlu bir ülkede, koylülerin yetiştirdikleri çiçekleri köylülerden toplayarak, saray soylularına satıp geçimini sağlayan yaşlı bir bilge adam yaşarmış. Kimsenin hakkını yemez, kimsenin çiçegini begenmemezlik etmez, emeğe her zaman saygı duyarmış. Yaşlı bilgeye satması için çiçek yetiştiren köylülerin her biri, farklı bir çiçek yetiştirir, satılan çiçeklerden ise aynı miktarda altın kazanırmış. Bir gün, gül yetiştirerek bilgeye satan hin köylulerden biri, bilge adamın sattığı gül haricindeki çicekleri kötüleyerek, soyluların bu çicekleri istemesini önleyeceğini böylelikle bilge adamın kendisinden daha fazla gül alacağını düşünmüş. Başlamış papatyaların nasıl kötü koktuğunu, yaseminlerin renklerinin solgun olduğunu, nergislerin nasıl bakımsız olduğunu heryerde anlatmaya... biraz zaman geçmiş, gerçekten de soylular diğer çicekleri beğenmez olmuş. Yalnızca güller satılıyor, bilge adam ise yalnızca gül yetiştiren köylüye altın verebiliyormuş. Bizim hin köylü şuursuzca diğer köylülerin yetiştirdiği ve bilge adamın satmaya çalıştığı çicekleri kötülemeye devam etmiş. Bir süre sonra hiç ummadığı bir şey olmuş! Soylular, tüm çiceklerinin kötü olduğunu düşündukleri bilge adamın güllerininde muhakkak kötü kokacağına ve bakımsız olacağına inanmaya başlamışlar ve artık güllerinde yüzüne bakmaz olmuşlar. Bizim köylü başını taşlara vurmuş vurmasına ama olan olmuş bir kere, kendi dili ile önce diğer köylülerin kazancını sonra da kendi kazancını engellemiş, emeklerin ziyan olmasına neden olmuş...
İşte "memnuniyetsizlik fısıltısı" denen şey tam olarak bizim hin köylünün takındığı nahoş tavrı ifade etmektedir. Kurum içerisinde sürekli bir şeylerden şikayetçi olan, kurum dışında memnuniyetsizliğini sürekli olarak dile getiren, azimle çalışmak isteyen insanların,hevesini kıran, kurum.imajını zedeleyen insanların kurum hakkında hiç bir dayanak olmaksızın, fısıldadıkları her şey bu kavrama kaynaklık etmektedir. Burada hin köylülerin yani bizim fısıltıcıların unuttuğu bir şey var tabi... Kötü bir kurumda çalıştığını ifade etmek aynı zamanda ben yalnızca kötü bir kurumda çalışmaya yetecek vasfa sahibim demektir. Kendi yolunu kapatmakla yetinmeyen, bununla birlikte başkalarının inancını da yıkan ve kurum imajını zedeleyen bu insanlari kendi vicdanları ile başbaşa bırakıyor ve iyi haftalar diliyorum...
25 Ekim 2015 Pazar
Türkiye'de Ömür Boyu İstihdam Mümkün müdür?
Japonlar bunu başaran yegane insanlardır... Bilen bilir lisans eğitimini tamamlamış bir japon genci kendisine seçmiş olduğu mesleki uzmanlık alanında faaliyet gösteren bir firma ile iş hayatına ilk adımı attığında, zorlayıcı bir neden olması haricinde, bu firmada emekliliğe kadar çalışabileceğini bilmektedir. Gerek toplumsal yapı gerek firmaların, eğitilmiş işgücüne vermiş olduğu önem gerekse insanların çalışma hayatından beklemiş olduğu getiriler ve tatmin düzeyi buna olanak tanımaktadır. Kısaca Japon kültürü ve Çalışma hayatı ömür boyu istihdam'ın gerçekleşmesine olanak sağlamaktadır.
Peki ülkemiz de Ömür boyu istihdam mümkün müdür?
Maalesef cevabım "hayır" olacak! Ne yazık ki bizim Ülkemizde lisans eğitimini tamamlamış bir gencin ilk işe girişten emeklilik yaşına dek aynı işyerinde istihdam edilmesi pek mümkün olmamaktadır. Bunun bir çok kompleks sebebi olmakla birlikte en temel sebep; çalışma hayatından beklentinin giderek yükselmesi, sosyal ihtiyaçların artması fakat buna karşılık işletmelerde bu beklentileri ve sosyal ihtiyaçları karşılayacak alt yapının ve yönetim bilincinin bulunmamasıdır!
20-45 yaş aralığındaki bireylerin verimli bir şekilde çalışıp, maksimum üretimi gerçekleştirebilecegi çalışma süresi, yasada da belirtildiği üzere 8 saattir ve bu 8 saat içerisinde 1 saat dinlenme süresi muhakkak olmak durumundadır. Fakat ülkemizde faaliyet gösteren firmalarda yerleşmiş olan "çalışma mantığı" doğru olanın çok uzağındadır. Bir cok isveren işcisine vermiş olduğu asgari ücret ile işcisinin gecesini, gündüzünü, haftasonunu, sosyal hayatını, aile yaşantısını elinden alabileceģi inancına sahiptir. Bu nedenle kendisini yetiştiren ve mesleki becerilerini arttıran işgücü, sosyal imkanları daha cazip bir iş olanağı bulduğunda değerlendirmekten çekinmemektedir. Bu nedene bağlı olarak ülkemizde işine ve işyerine sadakatla bağlı işgücü sayısı neredeyse yok denebilecek kadar azalmıştır. Bizim çalışma kültürümüzü, japonlardan ayıran en temel faktör işte budur. Neyin, nelerin ya da kimlerin değişmesi gerektiği konusunda yorumu siz değerli okuyucularıma bırakıyorum lakin bana fikrimi soracak olursanız; Japon çalışma düzeni ve disipline ulaşmak icin daha kırk fırın ekmek yememiz gerektiğini belirtmeliyim.
Şimdiden hepinize iyi bir hafta dilerim...
Japonlar bunu başaran yegane insanlardır... Bilen bilir lisans eğitimini tamamlamış bir japon genci kendisine seçmiş olduğu mesleki uzmanlık alanında faaliyet gösteren bir firma ile iş hayatına ilk adımı attığında, zorlayıcı bir neden olması haricinde, bu firmada emekliliğe kadar çalışabileceğini bilmektedir. Gerek toplumsal yapı gerek firmaların, eğitilmiş işgücüne vermiş olduğu önem gerekse insanların çalışma hayatından beklemiş olduğu getiriler ve tatmin düzeyi buna olanak tanımaktadır. Kısaca Japon kültürü ve Çalışma hayatı ömür boyu istihdam'ın gerçekleşmesine olanak sağlamaktadır.
Peki ülkemiz de Ömür boyu istihdam mümkün müdür?
Maalesef cevabım "hayır" olacak! Ne yazık ki bizim Ülkemizde lisans eğitimini tamamlamış bir gencin ilk işe girişten emeklilik yaşına dek aynı işyerinde istihdam edilmesi pek mümkün olmamaktadır. Bunun bir çok kompleks sebebi olmakla birlikte en temel sebep; çalışma hayatından beklentinin giderek yükselmesi, sosyal ihtiyaçların artması fakat buna karşılık işletmelerde bu beklentileri ve sosyal ihtiyaçları karşılayacak alt yapının ve yönetim bilincinin bulunmamasıdır!
20-45 yaş aralığındaki bireylerin verimli bir şekilde çalışıp, maksimum üretimi gerçekleştirebilecegi çalışma süresi, yasada da belirtildiği üzere 8 saattir ve bu 8 saat içerisinde 1 saat dinlenme süresi muhakkak olmak durumundadır. Fakat ülkemizde faaliyet gösteren firmalarda yerleşmiş olan "çalışma mantığı" doğru olanın çok uzağındadır. Bir cok isveren işcisine vermiş olduğu asgari ücret ile işcisinin gecesini, gündüzünü, haftasonunu, sosyal hayatını, aile yaşantısını elinden alabileceģi inancına sahiptir. Bu nedenle kendisini yetiştiren ve mesleki becerilerini arttıran işgücü, sosyal imkanları daha cazip bir iş olanağı bulduğunda değerlendirmekten çekinmemektedir. Bu nedene bağlı olarak ülkemizde işine ve işyerine sadakatla bağlı işgücü sayısı neredeyse yok denebilecek kadar azalmıştır. Bizim çalışma kültürümüzü, japonlardan ayıran en temel faktör işte budur. Neyin, nelerin ya da kimlerin değişmesi gerektiği konusunda yorumu siz değerli okuyucularıma bırakıyorum lakin bana fikrimi soracak olursanız; Japon çalışma düzeni ve disipline ulaşmak icin daha kırk fırın ekmek yememiz gerektiğini belirtmeliyim.
Şimdiden hepinize iyi bir hafta dilerim...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





