12 Ağustos 2016 Cuma



BİR ÇAY MOLASI İLETİŞİMİ; İNFORMAL İLETİŞİM

                       

  • Benden duymuş olma ama....
  • Duydun mu?
  • Bir şey duydum ama..
  • Doğrumuymuş?
  • ........... diyorlar.
  • Çok sağlam kaynaktan duydum, öyleymiş...

   ve daha düzinelerce benzer cümle. Buyurun size bir işletme/şirket felaketi olarak ''informal iletişim''.

   Çalışanların; informal gruplar oluşturarak bilgi paylaşımında bulunmaları, kurum içi sohbetlere katılmaları, bir yerden bir yere laf taşıyıcılar aracılığıyla dedikodu ve söylenti ağını harekete geçirmeleri, örgütlerdeki kabul edilemez davranışların daha kabul edilebilir bir duruma gelmesini sağlamak için şakalar yapmaları, birlikte vakit geçirerek sosyal etkinlikler düzenlemeleri, örgütlerdeki sanal iletişim kanallarını kullanarak informal iletişim kurmaları ve yöneticilerin çalışanlarını informal olarak ziyarete gitmeleri gibi nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan bu iletişim türü ve örgüt içerisinde yaratmış olduğu iletişim ağı, devasa şirketleri dahi büyük bir kaosa sürükleyebilecek kadar tehlikelidir.  Neden mi? Öncelikle, bilginin kaynağı belirli değildir. Evet ortada çoğu zaman ciddi bir iddia ya da konu bulunur fakat bilgiyi kimin paylaştığı, hangi amaç ile paylaştığı, nereden öğrendiği hatta paylaşılan bilginin doğru olup olmadığı dahi belirsizdir. Farklı konular için defalarca belirtmiş olduğum üzere belirsizlik, stres yaratır!! İkinci olarak,  toplumsal özelliklerimiz malum; bire bin katmayı seven milletiz biz. Bu nedenle, bir çalışanın sabah kahvesini yudumlarken ağzından çıkan küçük bir söz, öğle yemeği esnasında adeta mutasyona uğramış bir şekilde kendi kulağına gelebiliyor. Daha da vahimi, kişi bu bilgiyi ilk defa duymuşçasına inanabiliyor. Bununla ilgili trajikomik bir diyaloğu sizlerle paylaşmak isterim;

   Her sabah, gazetesini alarak 08.10 'da şirkete ulaşan muhasebeci Namık bey, o sabah gazetenin ön sayfasında mali denetimlerin arttırıldığına dair bir haber okuyordu. Şirkete ulaştığında, kendisini her zaman olduğu gibi şirketin ayaklı gazetesi olarak anılan bekçi Selim efendi selamlayarak karşıladı;

 - Günaydın Namık bey, Bu gün nasılsınız?

 - Günaydın Selim efendi. Çok şükür. İyiyim iyi olmasına ama ne olacak bu hal gidişat? Bak yine mali denetimler arttırılmış. Bu aralar dönem sonu, tablolar, bilançolar, gelirler giderler derken yeterince fazla mesai yapıyoruz zaten inşallah bir denetim de bizim başımıza gelmez. Ah Selim efendi Ah emekliliğim yaklaştıkça stres yorgunluk kaldıramıyor insan. Neyse neyse kafanı şişirdim, hadi kolay gelsin sana

 - Sana da Namık bey sana da

   Namık beyin masumane serzenişi biraz mesleki olmuş olacak ki, bizim Selim efendi ancak bir kaç cümlesini, yarım yamalak anlayabilmiş. Bu kadarla kalsa iyi tabi ama birde yarım yamalak yorumlayıverince işler karışmış tabi. Namık beyden yaklaşık 15 dakika sonra kuruma gelen genel müdür sekreteri Zeynep Hanım tam Selim efendiyi selamlayıp içeriye geçecekken, Selim efendi telaşlı bir şekilde;

  -Zeynep hanım Zeynep hanım, mali denetim gelecekmiş herkesi bir telaş almış. Hatta Namık bey, bu mali denetimi kolay atlatamayız durumlar karışık diyor.Emekliliği isteyip gitmeyi bile düşünüyormuş.

- Nediyorsun  sen Selim efendi. Mali denetim mi? Namık bey istifa mı ediyor?

Arkadan konuşmanın yarısına yetişen insan kaynakları müdürü Hüseyin bey;

-Kim istifa ediyormuş? Namık bey mi? o işler öyle olur mu canım? Hem bu aralar ben nereden bulacağım yeni bir muhasebeci?

Yanlarında oyalanmadan geçip giden şirket stajyeri Aylin;

- Alo Çağla, koş çabuk koş bizim şirkete yeni bir muhasebeci aranıyor. CV getirmeyi de unutma sakın.

Aylin'in heycanlı sesini işiten Namık bey, Duyduklarının şokunu atlatır atlatmaz, Genel müdür İhsan Bey'in kapısını çalarak; 

- Bu ne demek oluyor İhsan bey? hemde emekliliğime bu akdar kısa süre kalmışken, 20 yıllık emeğim var bu şirkette nasıl çıkarırsınız beni böyle habersiz üstelik hiç bir hatam olmadan?

- Neler söylüyorsun Namık'cığım. Çabuk bana Hüseyin beyi çağırın...

   Son derece sakin başlayan bir mesai günü ve günün sonunda; asabi ve şaşkın bir muhasebeci, ne olduğunu bile anlayamamış bir insan kaynakları müdürü, şirket kapısında elinde CVsi ile bekleyen bir genç ve şirketinin mali durumundan endişe eden bir güvenlik görevlisi...

  Kulaktan kulağa bilgi aktarımı usulü ile gerçekleşen bu iletişimin sağlıklı bir iletişim türü olması, görüldüğü üzere mümkün değildir.

   Peki bunun önüne nasıl geçeceğiz?

   Üzülerek belirtmeliyim ki, insan olmanın beraberinde getirmiş olduğu bir takım özelliklerimiz sebebi ile informal iletişimi tamamen bitirmek neredeyse imkansız. Fakat kurum içerisinde sağlıklı ve formel iletişim ağları ne kadar gelişmişse, işletme içi dedikodu silsilesi bir o kadar az olacaktır. Personel bilgilendirme toplantıları, emir komuta zincirleri, öneri-şikayet kutuları ile bunu sağlayabilmek mümkün ancak yeterli değildir. İşte tam bu noktada üzerinde durmak istediğim hassas bir nokta daha var; ''Kimi zaman,dedikodunun yöneticiler tarafından kullanılan ve belli amaçlara yönelik bir iletişim stratejisine dönüşmesi''  !!!

   Özellikle yönetim kademesi dedikodu mekanizması sayesinde:
  • işletme personeli hakkında bilgi toplayabilir,
  • uygulanan yönetim politikaları hakkında geri bildirim sağlayabilir,
  • işletmenin ileride uygulayacağı ve personeli de kapsayan bir plan hakkında nabız yoklayabilir ve hatta,
  • personel arasında olumsuz laf trafiğine neden olabilecek sansasyonel olaylar ve ya radikal değişimler öncesinde karşı propaganda yapabilir.
   Hatırlatmakta fayda görüyorum; bir süre bilgi alıp-verme sisteminizi iyi ya da kötü döndürebilecek olan informal iletişim sistemi yani daha açık bir ifade ile dedikodu silsilesi; er ya da geç yönetim kademesini de içinden kolay kolay çıkılamayacak bir problemle karşı karşıya bırakacaktır. Ava giderken avlanabileceğiniz aklınızın bir köşesinde bekleyedursun, ben de; yaşamı süresince kendisini yakından takip ettiğim ABD'Lİ köşe yazarı Earl Wilson'un konu ile alakalı harika bir cümlesi ile yazımı sonlandırayım...

 ''Teknik, hiçbir zaman idarede; bir çay paydosundan daha iyi haberleşme düzeni kuramaz.''
                                                                                                                 
                                                                                                                                 Earl Wilson





10 Ağustos 2016 Çarşamba

FARKINDALIK YARATAN BİR MESLEKİ DEFORMASYON



 ''Çabukluğu; iş başında geçen zamanla değil, işin ilerlemesiyle ölçmek lazımdır.''
                                                                                                           Francis Bacon


   Eğer iyi bir İK'cı olmayı kafaya koymuşsanız, bir takım mesleki deformasyonlar yaşayacağınızı en baştan kabullenmenizde fayda var. Misal, sürekli bir şeylerin takibini yapmak...  Öyle göz ucuyla bir şeyleri izlemekten bahsetmiyorum, alışveriş yaptığınız süper marketin kasasında beklerken, önünüzdeki kuyruğun gereğinden yavaş ilerlemesine kafayı fena halde takarak kasiyerin iş yapış biçimini incelemek hatta ve hatta  kafanızın içinde bir yerlerde istem dışı bir çalışma planı kurgulamaya başlamak kadar ciddi bir takip benim anlatmak istediğim.

-Eeee ne olmuş yani? demeyin.

   Bir süre sonra gerçek bir işkenceye dönebiliyor....

   Yemek esnasında gözlerinizi servis elemanlarına takılıyor, hizmet kalitesi ile ilgili yorumlar dilinizin ucuna kadar gelip, yediğiniz yemeği unutmanıza neden olabiliyor. Ofisinizde bir şeylere odaklanmış çalışırken, başka bir iş arkadaşınızın telefonda yaptığı iş görüşmesine kulak kabartıp, uslub nedeni ile çileden çıkabiliyorsunuz.  İş çıkışı kullandığınız personel servisinin şoförünü yol boyunca dikaktli dikkatli süzüp, kaç ışıkta henüz yeşil yanmadan, sarıda geçtiğinin hesabını falan yapabiliyorsunuz. İşte bir İK'cı olarak ben de bu mesleki deformasyondan nasibini alanlardanım. 

   Bir süredir gözlerimin her şeye gerekli gereksiz takıldığını farkediyorum. Şirket girişinde bulunan güvenlik kabinin temiz olup olmadığına şöyle bir göz gezdirerek içeriye giriyor, bahçevan tarafından düzenli bir şekilde temizlenmesi gerektiğini bildiğim için yerlerdeki yaprakları kontrol etmeye başlıyorum. Bir gün önce teknik departman çalışanları tarafından yapımına başlanan işler geliyor aklıma, ofisime girmeden önce hemen koşup bakıyorum. Tabi koşarken de işin maksimum kaç günde bitebileceğini, dünden bugüne ne kadar ilerlemiş olunabileceğini hesaplamaya çalışıyorum. Eğer gördüğüm manzara, yaptığım hesapla örtüşüyorsa ne mutlu. Gün içerisinde diğer departmanlara girip çıkıyor, her girişimde masaların üzerine göz gezdirmekten kendimi alamıyorum. Bazen bir evrakın ya da dosyanın günlerce hatta haftalarca üzerinde çalışılmak üzere masanın üzerinde beklediğini farkediyorum. Benim sorumluluğumdaki bir iş olmasa dahi sinirlenmeden duramıyorum. Şimdi anladınız mı bu durumu ne için deformasyon olarak adlandırdığımı?

-Hiç mi artısı yok bu durumun?
-Olmaz mıııı... FARKINDALIK!

   Şimdi en başa dönüp, sevgili FRANCIS BACON'un sözüne tekrar değinmek istiyorum. Ne tesadüftür ki, hani şu haftalarca aynı dosyanın milimetrik bir şekilde masanın aynı köşesinde durduğu departman çalışanı ile şirket içerisinde ''ne kadar çok çalıştığından en çok şikayet eden'' çalışan birebir aynı kişi çıkıveriyor. Bir diğer çalışan ise, yapılması planlanmış tüm işlerini, mesai başlangıcından öğle yemeğine kadar geçen sürede yapıp bitiriveriyor. Ne yazık ki bir çok işletmede/ şirkette fazla mesaiye kalmış malum personel ayakta alkışlanırken, sistemli ve düzenli çalışarak işlerini erkenden bitiren personelin pek takdir görmediğini söylemeliyim.

   Her ne kadar deformasyon diye adlandırıyor olsam da, bu gibi durumların FARKINDA olmaktan mutluyum. En azından söz konusu yanlış algıyı değiştirebilmek için çaba gösterdiğim ve başardığım sürece...





  

  

8 Ağustos 2016 Pazartesi

     NE SİHİR NE KERAMET, ''SEVMEK'' DE MARİFET


  Keyifli bir hafta sonunu geride bırakarak, yeni bir haftaya başlangıç yaptık. Bildiğiniz üzere, hafta sonu boyunca facebook sayfamız https://www.facebook.com/mentorhrblog/?ref=aymt_homepage_panel ve instagram hesabımız https://www.instagram.com/mentorhrblog/  üzerinden gerçekleştirdiğimiz etkinlikte, sizlere;
  • Motivasyon nedir
  • bir çalışan nasıl motive edilir?
  • Bir çalışan kendisini nasıl motive eder?

diye sormuş ve sizlerden, kendi motivasyon yöntemlerinizi bizlerle paylaşmanızı istemiştim. Tüm hafta sonu, sosyal medya hesaplarımız üzerinden bizlere ulaştırmış olduğunuz cevaplar doğrultusunda bu gün; yazımızı sizlerle birlikte şekillendirip, satırlara dökmenin keyfini yaşıyorum. Az sonra sırayalacağım maddeler, sizlerin iş ve sosyal hayatınızda kendinizi motive etmenizi sağlayacak kişisel formüller...  kendi sihirli formüllerinizi tüm mentorhrblog ekibi ve okuyucuları ile paylaştığınız için sizlere sonsuz teşekkürlerimi sunarım... Bu sihirli formüllere geçmeden önce,  ''Sizce motivasyon nedir?'' sorumuza gelen ve okurken, bakarken ve izlerken gülümsemekten kendimi alamadığım bir kaç tanım, resim ve videoyu sizlerle paylaşmak istiyorum;
  • Motivasyon, bir işi başardıktan sonra koca bir tabak pasta yiyebileceğinizi düşünmektir. (E.B/BURSA)
  • Motivasyon;  ''İyi iş çıkardın'' cümlesini duyabilmektir. ( F.K/ ANTALYA)
  • Etrafında ''Başaramayacaksın'' diyen birilerinin olması, işte motivasyon budur. (S.I / İSTANBUL)
  • Motivasyon, üzeri beyaz çikolata ile kaplı waffle'dır. ( H.M/ İSTANBUL)
  • Avaz avaz şarkı söylemektir... Üstelik kimsenin seni duyamayacağına emin olduğun bir yerde! (D.G / ANTALYA)
  • Koşmaktır... ( E.K/ ANTALYA)
  • Motivasyon, prim ve ikramiye almaktır. Tamamen duygusal... (F.K / ANTALYA)
  • Çaydan daha iyi motivasyon mu olur. Şöyle tavşan kanı bir çay olsun yeter. ( O.K/ İSTANBUL)
  • Bir arada olmaktır...

  • Yumurtanın kapıya dayanmasıdır. (U.K / KUŞADASI)
Nutella'dır...

MOTİVASYON; Nutella'dır...




  GELELİM MALUM MADDELERE, İŞTE BİR ÇALIŞAN NASIL MOTİVE OLUR? SORUSUNA SİZDEN YANITLAR;

  • Hedef Belirleyerek
  • Toplumda kabul görerek
  • Takdir Edilerek
  • Ekip Çalışması Yaparak/ Ekip Olarak
  • Maddi Ve Manevi Ödüllere sahip olarak
  • Kendine Telkinde Bulunarak ( Başaracağım, Yapabilirim, İmkansız değil...)
  • Yeni bir şeyler öğrenerek
  • Gülümseyerek
  • Tatil yaparak
  • Sosyalleşerek
  • Topluma faydalı bir eylemin/işin önemli bir parçası olduğuna inanarak
  • İnisiyatif kullanarak
  • Güvenerek
  • Eğlenerek
  • Söz sahibi olarak
  • Bir şeyleri değiştirebilme gücüne sahip olarak
  • Yaptığı işin/eylemin sonunda sevdikleri ile keyifli vakit geçireceğini bilerek
  • Yapılan iş her ne olursa olsun, SEVEREK...
   İtiraf etmeliyim ki favori cevabımı sona sakladım. Çünkü sevmek, başlı başına bir motivasyon kaynağıdır. Çikolatayı seversiniz, çikolata sizi motive eder. Kazanmayı seversiniz, oyun oynamak ve rakiplerinizi yenmek sizi motive eder ya da belki kalabalık olmayı, birileri ile birlikte hareket etmeyi seversiniz, ekip çalışması sizi motive eder, işinizi seversiniz; ÇALIŞMAK sizi motive eder... Kim bilir?

   Zaman, kendinizi ihmal etmenizi affetmeyecek kadar hızlı akıyor. Bu nedenle önce kendinizi sevin, daha sonra ise sevecek başka şeyler bulun ve bir şeyleri sevmek için basit nedenler... Öncelikle keyif alarak yaşamak için motive olun. Daha sonra kendinize, motive olmak için formüller üretin; bazen para bazen çikolata bazen mütevazi bir teşekkür... Yeter ki bu hayatta sizi motive edecek bir minicik bir sihir olsun...


















4 Ağustos 2016 Perşembe


             MÜKEMMEL ÇALIŞAN KİMDİR ?      -1-


   İnsan ne zaman mükemmel olur?? diye sorsam şimdi sizlere, kim bilir belki ne cevaplar geçecek aklınızın ve kalbinizin derinliklerinden. Tek bir cevabı da yok aslına bakarsanız. Kimine göre olgunlaşmaktır insanı mükemmel kılan, kimine göre ise hep çocuk kalmak... Kimine göre hayatı ciddiye alan biri mükemmel insandır, diğerine göre muziplik mükemmelliktir. Bazen dış güzelliğe aldanıp; mükemmel diye iç geçirirsiniz bazen de zeka sizi cezbeder ve   '' vayy canına'' dersiniz... İnsan mükemmelliğini bir kalıba veya standart bir şekle sokmak mümkün değil anlayacağınız. Ancak benim için, bir kalıbı olmasa da, bir tanım çerçevesi var şu mükemmellik işinin. Şimdi yeniden soruyorum; İnsan ne zaman mükemmel olur?

   - Onu özgür kılan, zorlayan, neşe veren, hayatına anlam katan, tutku ile kendisine bağlayan şeyi bulduğunda!! Ona sahip olma, gerçekleştirme, ulaşma arzusu duyduğunda ve bu arzudan hareketle kendisine büyük hedefler belirlediğinde...

   İşte o zaman bir insan, mükemmel olabilir ve mükemmel işler yapabilir. Eğer iş hayatı için konuşacak olursak,  bu uzunca mükemmellik tanımını, biz İK'cılar için oldukça önemli ve bir o kadar da sihirli bir kelime ile bağdaştırabiliriz; ''MOTİVASYON''. O halde;

   Mükemmel çalışan, motive olmuş çalışandır..

   Sadece motive olmak da yetmez, aynı zamanda motive edilmiş olmalı tabi..  Peki ama Nasıl?

  -Bir Çalışan, NASIL motive olur?
  -Bir Çalışan, NASIL motive edilir?

   Bir sonraki içerikte bunu uzun uzun konuşacağız, üstelik sizlerden gelen yanıtlarla... Facebook sayfamız ''Mentorhrblog'' üzerinden, tüm hafta sonu sürecek olan etkinliğimize katılarak, bir sonraki içeriğimizin interaktif bir biçimde oluşturulmasına yardımcı olabilir, kişisel motivasyon önerilerinizi tüm okuyucularımız ile paylaşabilirsiniz.


   Son olarak, bu yazının ve etkinliğin ilham kaynağı olan aynı zamanda motive olmanın ne derece eğlenceli olabileceğini bana gösteren, liderlik yetilerine hayran olduğum bir üstadın, çalışanları ile birlikte çekmiş olduğu neşeli mi neşeli video klibe ait link'i de sizlerle paylaşmadan geçemeyeceğim... Keyifli seyirler...

'' https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=1007241575956050&id=100000106523356&__mref=message_bubble ''







1 Ağustos 2016 Pazartesi


     ZEUS'UN OTOKONTROLÜ MÜ? FİRAVUN'UN OTORİTESİ Mİ?

                      
   Geçmişten bu güne dek, topluluk halinde yaşayan insanoğlunun, bir güç simgesine bağlılığı inkar edilemez bir gerçektir. İnsanlar çoğu zaman kendi inançları doğrultusunda güce sahip olan bir mekanizma, nesne ya da canlı bir varlık belirlemiş ve bu güç simgesinin kontrolü altında bulunmaya gönüllü olmuşlardır. Örneğin Antik Mısır... ''Firavun'' tarafından belirlenmiş yasaların gölgesinde ve kontrolünde yaşayan bu halk, Firavun ve Firavun soyundan gelen herkesin mutlak gücünü kabul ederek, kontrolüne girmiştir. Firavun, her ne kadar ilahi sayılıyor olsa da kanlı canlı bir insandı. Tıpkı diğer toplumların güç ve kontrol simgesi haline gelen komutanları, kralları, padişahları gibi... Ancak Antik Yunan tarihinde çok daha farklı bir durum söz konusu; ''OLİMPOS TANRILARI, TANRIÇALARI VE YARI TANRILAR''.  



   Bu aralar, Yunan mitolojisinin ciddi bir şekilde merakımı cezbettiğini söylemeliyim. Bu insanlar,  yani Antik Yunanlılar;  kendilerine emirler yağdıran kanlı canlı bir güç simgesi bulmak ya da insana tanrısal güçler atfetmek yerine, hayal güçlerini çalıştırmışlar. Hiç kimsenin görmediği ''OLİMPOS TANRI ve TANRIÇALARI'' efsanesini yaratmış ve yaratmış oldukları doğa üstü güçlere sahip bu tanrı ve tanrıçaların kendilerini disipline ettiklerini varsayarak, adeta bir OTO KONTROL mekanizması geliştirmişlerdir. Misal; denizler tanrısı POSEİDON kızmasın diye deniz canlılarına zarar vermemeyi, denizleri kirletmemeyi öğrenmiş, Tanrıça HERA'nın varlığına olan inançları nedeni ile evliliğin kutsallığına inanmış ve kadınlara karşı şiddet göstermenin HERA'yı kızdıracağını düşünerek, kadınlarına her zaman nazik ve kibar davranmışlardır. Kendi hayal güçlerinin ürünü olan mit'ler sayesinde Antik Yunanlılar; her alanda toplumsal düzeni sağlayarak, kendi refah seviyelerini arttırmışlardır. Ne müthiş, nasıl da hayranlık uyandırıcı değil mi?

   Şimdi siz soracaksınız;

   - İyi, güzel ama bir İK'cı bunlardan niye bahseder?

   '' Çalışma hayatında otokontrolün önemini'' anlatabilmek için tabiki...

   Çalışma hayatı içerisinde çoğu zaman işveren, baskı ve otorite kurma yolu ile çalışanlarını kontrol etmeye çalışır. Ne yazık ki pek çok çalışan da üzerinde kurulan otoritenin boyunduruğu altında kendini daha rahat hisseder ve kontrolü kayıtsız şartsız kabul eder. Çünkü, işlerin hatasız yürütülebilmesi için mutlak bir gücün hem de kanlı canlı bir gücün kendini kontrol etmesi gerektiği, kendisine öğretilmiştir. Emirler yağdıran amirler, her işi kontrol etme arzusuna sahip yöneticiler, işi doğru yaptığından emin olmak isteyen ve bu nedenle sürekli üstlerinden onay bekleyen çalışanlar ile Toplumumuzun sahip olduğu çalışma hayatı adeta ESKİ MISIR... Tek farkımız, Firavun'umuzdan MAAŞ alıyor olmamız, öyle değil mi? Halbu ki, biz çalışanlar kendi kendimizi akli yetilerimiz ile kontrol edebilme ve denetleme gücüne sahibiz! Üstelik çalışanların kendi kendilerini kontrol ettiği bir çalışma hayatının çok daha düzenli ve dinamik olduğunu göreceksiniz. Böyle bir çalışma ortamında FİRAVUN'a hiç mi hiç gerek olamayacak... Yok, yok işverensiz bir iş hayatından ya da yöneticisiz bir işletmeden bahsetmiyorum tabi ki, İşveren ve yöneticilerin ZEUS gibi oldukları bir iş hayatından bahsediyorum;

GÖRÜLMEYEN, DUYULMAYAN ama VAROLDUĞUNA inanılan, sırf bu yüzden SAYGI DUYULAN, MUTLU EDİLMEYE ÇALIŞILAN ve SADAKAT İLE BAĞLI OLUNAN...


28 Temmuz 2016 Perşembe

                        BU KUTU BAŞKA KUTU


    İş yerinizde bir gününüzü düşünün; telefonlarınız susmuyor, bitirmeniz gereken işler önünüzde, dosya yığınlarınız masanızın üzerinde sinsice konumlanmış vaziyette. Defalarca yenilenmiş fakat siz bir yudum içemeden tekrar soğuyuvermiş bir bardak çay aslında şu halinizi mükemmel bir biçimde betimliyor değil mi? Herkesin işi acele, herkes sizden ACİL bir şeyler bekliyor, var olmayan 9 kolunuzdan birini de kendileri için çalıştırmanızı isteyen yöneticiler, çalışanlar hatta müşteriler.... Düşünürken dahi yorulduğunuzu hissediyorsunuz değil mi?

  ZAMANI 5 DAKİKA DURDURUN


Şimdi, iş akışınızı yalnızca 5 dakika durdurun çünkü buradan bir tık ötesi, çalışma şevkinin kırılması hatta modern zamanlar hastalığı ''TÜKENMİŞLİK SENDROMU''... İş bu noktaya gelmeden evvel, esaslı bir sıralama yapmaya ihtiyacınız var.

-Nasıl mı?

- ''ÖNEMLİ, ACİL, ve HAYATİ''  kavramlarını şöyle bir masaya yatırarak...

   Hani şu hepimizin bildiği çocuk oyunu vardır ya; büyük bir kutunun üzerinde kare, yıldız, daire gibi geometrik şekillerde boşluklar bulunur, çocuklar da boşluklara uygun şekilleri, uygun  boşluktan içeri atarak kutuyu doldurur. İşte tam olarak böyle bir şeyden bahsediyorum. Hayali bir kutunuz olduğunu farz edin. Kutunuzun üzerinde; ÖNEMLİ, ACİL ve de HAYATİ kelimelerinin yazılı olduğu boşluklar... Şimdi, sizden yapılması istenen tüm işleri tek tek ilgili boşluklardan içeriye atıverin gitsin. Eğer aynı boşluğa birden fazla iş atmayı planlıyorsanız, kendi sıralama katsayılarınızı kullanabilirsiniz. Misal;

  • Y departmanı yöneticisi tarafından istenen faaliyet raporları; ( ÖNEMLİ)
  • A Müşterisine yapılacak olan ödeme hatırlatması; (ACİL)
  • B Denetim firması tarafından istenmiş olan evrakların tamamlanması (HAYATİ*)
  • Bölge müdürlüğü tarafından beklenilen veri paylaşımı (ACİL*)
  • Müşteri şikayetleri akabinde müşterilere geri bildirimlerin yapılması ( HAYATİ)
  • Astlarınızın performansını değerlendirmek üzere İK departmanının doldurmanızı istediği performans anketleri (ÖNEMLİ*)
  • Rutin müşteri adres güncellemeleri (ÖNEMLİ**)
   Şayet kutunuzu açtığınızda böyle bir tablo görüyorsanız, o gün yapacağınız işleri;
  1. B Denetim firması tarafından istenmiş olan evrakların tamamlanması (HAYATİ*)
  2. Müşteri şikayetleri akabinde müşterilere geri bildirimlerin yapılması ( HAYATİ)
  3. Bölge müdürlüğü tarafından beklenilen veri paylaşımı (ACİL*)
  4. A Müşterisine yapılacak olan ödeme hatırlatması; (ACİL)
  5. Rutin müşteri adres güncellemeleri (ÖNEMLİ**)
  6. Astlarınızın performansını değerlendirmek üzere İK departmanının doldurmanızı istediği performans anketleri (ÖNEMLİ*)
  7. Y departmanı yöneticisi tarafından istenen faaliyet raporları; ( ÖNEMLİ)
   Olarak sıralamış oluyorsunuz. Siz bu sıralamayı yaptıktan sonra, listenizin son sıralarından gelen baskıları görmeyeceğinizden hatta yükselen sesleri duymayacağınızdan emin olabilirsiniz. Sizin üzerinize düşen adım adım, liste maddelerinizi tamamlayarak yanlarına ''Tamamlandı'' anlamı taşıyan sevimli bir TİCK koymak olacak. Diğerleri mi? Onlar da sıranın kendilerine gelmesini bekleyecek elbet... Dilerseniz, şu bizim eğlenceli KUTU OYUNUMUZU tüm şirketin/kurumun öğrenmesini sağlayarak, kendi işinizi daha da kolaylaştırabilirsiniz. Düşünsenize, şirket içerisinde yapılacak olan tüm günlük işler, belirli bir sıralamaya göre listelenmiş durumda, karmaşa yok, stres yok, baskı ve yükselen sesler yok...
                 

                                      Mükemmel değil mi?


 



26 Temmuz 2016 Salı



                  FİLDE KULAK



   Hikaye bu ya; ünlü felsefecilerden bir tanesi gözleri kapalı bir grup insanı alıp filleri tanıtmaya götürmüş.
Birisine filin sadece hortumunu tanıtmış.
Diğerine sadece kulağını,
Bir diğerine ise bacağını...
Derken bu insanlar bir araya gelmişler.
Gerçek fili tanıdığını zanneden birinci kişi; filin eğri bir su borusuna benzediğini iddia ederken, bir diğeri hiç alakası olmadığını ve filin lahana yaprağına benzeyen bir varlık olduğunu söylemiş.
Üçüncü kişi ise “size hayret ediyorum ne alakası var? fil; sütun gibi bir direkten ibaret” demiş.
Dedik ya hikaye bu; her üçü de filden bir şeyler tarif ediyorlar.
Yönlendirildikleri doğrultuda ve hatta gösterilmek istendiği kadar...

   İnternette gezinirken tesadüfen okumuş olduğum bu hikaye beni büyüledi dersem yalan olmayacak. Filleri anlatan insanlar ile ilgili bu müthiş hikayeyi tekrar tekrar okuduğumu hatırlıyorum. Her seferinde hayatın, başka bir alanına uyarladığımı da tabi. Hayatımızın özü de bu değil mi? Her birimiz, bir şeyleri, yalnızca başkaları tarafından belirlenmiş bir çerçeve ya da kendi yargılarımızın sınırları ölçüsünde görüyor, biliyor ve anlıyoruz... Misal siyaset, toplumsal olaylar, sosyal olgular, özel hayatlar, ikili ilişkiler, arkadaşlık, aile ve daha bir çok konuda, hayatımıza dahil ettiğimiz ya da birileri tarafından hayatımıza dahil edilmiş yön okları neyi gösteriyorsa yüzümüzü o yöne çeviriyoruz. İş hayatımızı düşünelim... Çoğu zaman kişisel yeterliliklerinizin, işvereniniz tarafından elinize verilmiş görev tanımı ile sınırlı olduğunu zannediyorsunuz ya da ancak ''sen bunu yapabilirsin'' dediklerini yapabilecek kadar yeterli olduğunuzu... Peki gerçekten siz bu kadar mısınız? Koskoca bir filin yalnızca hortumu, kulakları ya da bacağı mısınız?

                                   HAYIR!


   Ekonomimizin çalkantılı dönemlerden geçtiği malum, özellikle böyle dönemlerde, iş hayatı içerisinde ''nasıl olsa başka yerde iş bulamaz'cı '' işveren ve üst düzey yöneticilerin adeta mantar gibi türediklerini hepimiz biliyoruz. Aşağılayıcı bakışlar, güvensiz davranışlar, kontrol etme isteği, hata arama, yanlış yönlendirme, sorumlu tutma gibi çeşit çeşit yöntemlerle size kendinizi eksik hissettirmekten adeta keyif alan bu tip yöneticilerin, sizi kısıtlamasına asla izin vermeyin. Onlar sizi, koca bir filin yalnızca hortumundan ibaret görebilir. O halde siz de onlara, içinde bulunduğunuz piyasanın koskocaman bir fil olduğunu ve kendilerinin ise küçücük bir kuyruktan ibaret olduğunu hatırlatmaktan hiç çekinmeyin. Üstelik bunu yaparken, keyiften dört köşe olmayı da sakın unutmayın.

Walter Bagehot'un da dediği gibi '' HAYATTA EN BÜYÜK EĞLENCE; BAŞKASININ YAPAMAZSIN DEDİĞİNİ YAPMAKTIR'' ve tabi ki başkalarının, sizin için seçtiği çerçeveleri paramparça edebilmek... İyi eğlenceler....