1 Aralık 2015 Salı
SİZİN YOLUNUZ BELLİ Mİ?
Siz siz olun kurum içerisinde ki her işleyişi yazılı bir prosedür haline mutlaka getirin. Neden mi? Çünkü her ne olursa olsun, hangi durumda ne yapacağını bilmek kurum içi belirsizliği minimuma indirerek belirsizlige dayalı stresin önüne geçecektir. Örneğin; A kişisi, x firmasında büro memuru olarak çalışıyor, B kişisi ise y firmasında ayni statüde çalışıyor olsun. Diyelim ki her ikisi de kredi ödemesi için maaş gününden önce işletmeden bir miktar avans istemek durumunda kalsın. A kişisi, oryantasyon eğitiminde kendisine anlatıldığı üzere, avans talep dilekçesini hazırlayarak bir hafta önce ilgili departmana teslim ediyor, ilgili departman işveren onayının alınmasının ardından kişiye talep ettiği avans tutarını ödüyor ve A kişisi kredi ödeme gününden önce gerekli parayı temin edebiliyor. Gelelim B'ye... B kişisi önce paranın kaynağı olarak gördüğu muhasebe departmanına gidiyor, tabi muhasebe departmanınin işi başından aşkın.. bizim zavallıyı doğru finans departmanına gönderiyorlar. Fınans diyor ki Olmaz!! Hadi tıpış tıpış İnsan kaynaklarına...Bizimkisi yine bilmeziye çalıyor İK yazan kapıyı. İK sorumlusu veriyor eline kağıt kalemi yaz diyor. Bizimkisi ne yazacağını bilmeksizin bir dilekce yazıp veriyor. Dilekçe tüm departmanları dolaştıktan sonra işverene ulaşıyor ulaşmasına amaaaa, olmazzzz diyor işveren, bu dilekçe hatalı... bir kac hatalı turun ardından B parayı alıyor almasına ama kredi ödemesi çoktan geçti... Banka mutsuz mutsuz borç faizini alıveriyor bizimkinden.Ardından personel mutsuz, verimsiz, stresli.. işveren verimsizlikten şikayetçi. Yani uzun lafın kısası; yolunuz, yordamınız olsun, Yola çıkana gösterebilecek yönünüz olsun. Tabi bunlar muhakkak yazılı olsun...
İyi Haftalar...
11 Kasım 2015 Çarşamba
Memnuniyetsizlik Fısıltısı
Son zamanlarda kurumların başı, kurumsal imajlarını oldukça olumsuz etkileyen bir durumla belada; "memnuniyetsizlik fısıltısı". Nedir bu memnuniyetsizlik fısıltısı? Nereden gelir? Kaynağı nedir? Küçük bir hikaye ile açıklayalım;Zamanın birinde, küçük huzurlu bir ülkede, koylülerin yetiştirdikleri çiçekleri köylülerden toplayarak, saray soylularına satıp geçimini sağlayan yaşlı bir bilge adam yaşarmış. Kimsenin hakkını yemez, kimsenin çiçegini begenmemezlik etmez, emeğe her zaman saygı duyarmış. Yaşlı bilgeye satması için çiçek yetiştiren köylülerin her biri, farklı bir çiçek yetiştirir, satılan çiçeklerden ise aynı miktarda altın kazanırmış. Bir gün, gül yetiştirerek bilgeye satan hin köylulerden biri, bilge adamın sattığı gül haricindeki çicekleri kötüleyerek, soyluların bu çicekleri istemesini önleyeceğini böylelikle bilge adamın kendisinden daha fazla gül alacağını düşünmüş. Başlamış papatyaların nasıl kötü koktuğunu, yaseminlerin renklerinin solgun olduğunu, nergislerin nasıl bakımsız olduğunu heryerde anlatmaya... biraz zaman geçmiş, gerçekten de soylular diğer çicekleri beğenmez olmuş. Yalnızca güller satılıyor, bilge adam ise yalnızca gül yetiştiren köylüye altın verebiliyormuş. Bizim hin köylü şuursuzca diğer köylülerin yetiştirdiği ve bilge adamın satmaya çalıştığı çicekleri kötülemeye devam etmiş. Bir süre sonra hiç ummadığı bir şey olmuş! Soylular, tüm çiceklerinin kötü olduğunu düşündukleri bilge adamın güllerininde muhakkak kötü kokacağına ve bakımsız olacağına inanmaya başlamışlar ve artık güllerinde yüzüne bakmaz olmuşlar. Bizim köylü başını taşlara vurmuş vurmasına ama olan olmuş bir kere, kendi dili ile önce diğer köylülerin kazancını sonra da kendi kazancını engellemiş, emeklerin ziyan olmasına neden olmuş...
İşte "memnuniyetsizlik fısıltısı" denen şey tam olarak bizim hin köylünün takındığı nahoş tavrı ifade etmektedir. Kurum içerisinde sürekli bir şeylerden şikayetçi olan, kurum dışında memnuniyetsizliğini sürekli olarak dile getiren, azimle çalışmak isteyen insanların,hevesini kıran, kurum.imajını zedeleyen insanların kurum hakkında hiç bir dayanak olmaksızın, fısıldadıkları her şey bu kavrama kaynaklık etmektedir. Burada hin köylülerin yani bizim fısıltıcıların unuttuğu bir şey var tabi... Kötü bir kurumda çalıştığını ifade etmek aynı zamanda ben yalnızca kötü bir kurumda çalışmaya yetecek vasfa sahibim demektir. Kendi yolunu kapatmakla yetinmeyen, bununla birlikte başkalarının inancını da yıkan ve kurum imajını zedeleyen bu insanlari kendi vicdanları ile başbaşa bırakıyor ve iyi haftalar diliyorum...
25 Ekim 2015 Pazar
Türkiye'de Ömür Boyu İstihdam Mümkün müdür?
Japonlar bunu başaran yegane insanlardır... Bilen bilir lisans eğitimini tamamlamış bir japon genci kendisine seçmiş olduğu mesleki uzmanlık alanında faaliyet gösteren bir firma ile iş hayatına ilk adımı attığında, zorlayıcı bir neden olması haricinde, bu firmada emekliliğe kadar çalışabileceğini bilmektedir. Gerek toplumsal yapı gerek firmaların, eğitilmiş işgücüne vermiş olduğu önem gerekse insanların çalışma hayatından beklemiş olduğu getiriler ve tatmin düzeyi buna olanak tanımaktadır. Kısaca Japon kültürü ve Çalışma hayatı ömür boyu istihdam'ın gerçekleşmesine olanak sağlamaktadır.
Peki ülkemiz de Ömür boyu istihdam mümkün müdür?
Maalesef cevabım "hayır" olacak! Ne yazık ki bizim Ülkemizde lisans eğitimini tamamlamış bir gencin ilk işe girişten emeklilik yaşına dek aynı işyerinde istihdam edilmesi pek mümkün olmamaktadır. Bunun bir çok kompleks sebebi olmakla birlikte en temel sebep; çalışma hayatından beklentinin giderek yükselmesi, sosyal ihtiyaçların artması fakat buna karşılık işletmelerde bu beklentileri ve sosyal ihtiyaçları karşılayacak alt yapının ve yönetim bilincinin bulunmamasıdır!
20-45 yaş aralığındaki bireylerin verimli bir şekilde çalışıp, maksimum üretimi gerçekleştirebilecegi çalışma süresi, yasada da belirtildiği üzere 8 saattir ve bu 8 saat içerisinde 1 saat dinlenme süresi muhakkak olmak durumundadır. Fakat ülkemizde faaliyet gösteren firmalarda yerleşmiş olan "çalışma mantığı" doğru olanın çok uzağındadır. Bir cok isveren işcisine vermiş olduğu asgari ücret ile işcisinin gecesini, gündüzünü, haftasonunu, sosyal hayatını, aile yaşantısını elinden alabileceģi inancına sahiptir. Bu nedenle kendisini yetiştiren ve mesleki becerilerini arttıran işgücü, sosyal imkanları daha cazip bir iş olanağı bulduğunda değerlendirmekten çekinmemektedir. Bu nedene bağlı olarak ülkemizde işine ve işyerine sadakatla bağlı işgücü sayısı neredeyse yok denebilecek kadar azalmıştır. Bizim çalışma kültürümüzü, japonlardan ayıran en temel faktör işte budur. Neyin, nelerin ya da kimlerin değişmesi gerektiği konusunda yorumu siz değerli okuyucularıma bırakıyorum lakin bana fikrimi soracak olursanız; Japon çalışma düzeni ve disipline ulaşmak icin daha kırk fırın ekmek yememiz gerektiğini belirtmeliyim.
Şimdiden hepinize iyi bir hafta dilerim...
Japonlar bunu başaran yegane insanlardır... Bilen bilir lisans eğitimini tamamlamış bir japon genci kendisine seçmiş olduğu mesleki uzmanlık alanında faaliyet gösteren bir firma ile iş hayatına ilk adımı attığında, zorlayıcı bir neden olması haricinde, bu firmada emekliliğe kadar çalışabileceğini bilmektedir. Gerek toplumsal yapı gerek firmaların, eğitilmiş işgücüne vermiş olduğu önem gerekse insanların çalışma hayatından beklemiş olduğu getiriler ve tatmin düzeyi buna olanak tanımaktadır. Kısaca Japon kültürü ve Çalışma hayatı ömür boyu istihdam'ın gerçekleşmesine olanak sağlamaktadır.
Peki ülkemiz de Ömür boyu istihdam mümkün müdür?
Maalesef cevabım "hayır" olacak! Ne yazık ki bizim Ülkemizde lisans eğitimini tamamlamış bir gencin ilk işe girişten emeklilik yaşına dek aynı işyerinde istihdam edilmesi pek mümkün olmamaktadır. Bunun bir çok kompleks sebebi olmakla birlikte en temel sebep; çalışma hayatından beklentinin giderek yükselmesi, sosyal ihtiyaçların artması fakat buna karşılık işletmelerde bu beklentileri ve sosyal ihtiyaçları karşılayacak alt yapının ve yönetim bilincinin bulunmamasıdır!
20-45 yaş aralığındaki bireylerin verimli bir şekilde çalışıp, maksimum üretimi gerçekleştirebilecegi çalışma süresi, yasada da belirtildiği üzere 8 saattir ve bu 8 saat içerisinde 1 saat dinlenme süresi muhakkak olmak durumundadır. Fakat ülkemizde faaliyet gösteren firmalarda yerleşmiş olan "çalışma mantığı" doğru olanın çok uzağındadır. Bir cok isveren işcisine vermiş olduğu asgari ücret ile işcisinin gecesini, gündüzünü, haftasonunu, sosyal hayatını, aile yaşantısını elinden alabileceģi inancına sahiptir. Bu nedenle kendisini yetiştiren ve mesleki becerilerini arttıran işgücü, sosyal imkanları daha cazip bir iş olanağı bulduğunda değerlendirmekten çekinmemektedir. Bu nedene bağlı olarak ülkemizde işine ve işyerine sadakatla bağlı işgücü sayısı neredeyse yok denebilecek kadar azalmıştır. Bizim çalışma kültürümüzü, japonlardan ayıran en temel faktör işte budur. Neyin, nelerin ya da kimlerin değişmesi gerektiği konusunda yorumu siz değerli okuyucularıma bırakıyorum lakin bana fikrimi soracak olursanız; Japon çalışma düzeni ve disipline ulaşmak icin daha kırk fırın ekmek yememiz gerektiğini belirtmeliyim.
Şimdiden hepinize iyi bir hafta dilerim...
20 Ekim 2015 Salı
REFERANS HAKKINDA NE BİLİYORUZ?
Bir iş başvurusunda başvuru formunun Sonunda yer alsa da, özgeçmişin en can alıcı noktasıdır referans. Etkili bir özgeçmisin, en az özgeçmiş kadar etkili ve dolu bir "referans" kısmı bulunuyorsa, başvurduğunuz iş için diğer adaylardan şanslı olduğunuzu rahatlıkla söyleyebilirim. Ancak doğru bir Referans' ın ne olduğunu ya da ne olmadığını biliyor muyuz?
Literatürde "başvurulacak kaynak" olarak geçen referans kelimesi, iş hayatı içerisinde kişinin başvurduğu pozisyona uygun olup olmadığı konusunda fikir danışılan kişi olarak ifade edilmektedir. Nitekim bir işe başvururken, göstereceğimiz referansın başvurulan pozisyon için uygun olduğumuzu müstakbel işverenimize ikna edici bir şekilde ifade edebilmesi gerekmektedir. Keza kişinin mesleki statüsü bu ikna kabiliyetini destekler nitelikte olmalıdır. Aynı zamanda kişinin bize referans olabilmesi için bizim söz konusu pozisyon ile ilgili sahip olduğumuz birikimi gözlemlemiş olması gerekiyor. Örneģin, bir işletmenin insan kaynağı departmanı için iş başvurusunda bulunan kişi referans olarak, bir önceki çalıştığı işyerinin insan kaynakları sorumlusunu referans gösterebileceği gibi lisans eğitimi sırasında ilgili alan hocalarından birini de rahatlıkla gösterebilir. Gelelim uygulamaya... biz işbaşvurularımızda kimleri referans gösteriyoruz? Cevap tabiki trajikomik;
Bir iş başvurusunda başvuru formunun Sonunda yer alsa da, özgeçmişin en can alıcı noktasıdır referans. Etkili bir özgeçmisin, en az özgeçmiş kadar etkili ve dolu bir "referans" kısmı bulunuyorsa, başvurduğunuz iş için diğer adaylardan şanslı olduğunuzu rahatlıkla söyleyebilirim. Ancak doğru bir Referans' ın ne olduğunu ya da ne olmadığını biliyor muyuz?
Literatürde "başvurulacak kaynak" olarak geçen referans kelimesi, iş hayatı içerisinde kişinin başvurduğu pozisyona uygun olup olmadığı konusunda fikir danışılan kişi olarak ifade edilmektedir. Nitekim bir işe başvururken, göstereceğimiz referansın başvurulan pozisyon için uygun olduğumuzu müstakbel işverenimize ikna edici bir şekilde ifade edebilmesi gerekmektedir. Keza kişinin mesleki statüsü bu ikna kabiliyetini destekler nitelikte olmalıdır. Aynı zamanda kişinin bize referans olabilmesi için bizim söz konusu pozisyon ile ilgili sahip olduğumuz birikimi gözlemlemiş olması gerekiyor. Örneģin, bir işletmenin insan kaynağı departmanı için iş başvurusunda bulunan kişi referans olarak, bir önceki çalıştığı işyerinin insan kaynakları sorumlusunu referans gösterebileceği gibi lisans eğitimi sırasında ilgili alan hocalarından birini de rahatlıkla gösterebilir. Gelelim uygulamaya... biz işbaşvurularımızda kimleri referans gösteriyoruz? Cevap tabiki trajikomik;
- Iyi bir mesleğe sahip fakat hakkımızda hic bir mesleki bilgiyé sahip olmayan bir tanıdık..
- Şirket sahibi amcalar, banka müdürü dayılar, danışman halalar, kamu kuruluşlarındaki arkadaşlar...
- Kurumun tedarikçi firmalarından birinin yöneticisi...
- Kurumla ekonomik ve ticari bir ilişkisi bulunan hemen hemen herkes...
16 Ekim 2015 Cuma
Umursamaz Filler ile Kendi Bacağından Asılan Koyunlar;
Aksak Timur'un Anadolu'yu işgalinde, ordusunda filler de varmış. Bunlardan birini, tarlada hizmet amacıyla köylülere armağan etmiş.
Fil, tüm ekinleri talan etmeye başlayınca, köylüler soluğu, Timur ile arası iyi olan Nasrettin Hoca'nın yanında almışlar.
-Bu fil bizi mahvedecek. Timur'a gidip, fili geri almasını bizim adımıza rica edebilir misin, ya Hoca?
Nasrettin Hoca düşünmüş, taşınmış. Bu adamlara da bir türlü güvenmezmiş...
-Tek bir şartla! demiş. Benimle birlikte Timur'un otağına varacaksınız; ben de sizin adınıza konuşacağım.
Köylüler kabul etmişler. Birlikte Timur'un otağına varmış, huzura kabul edilmişler... Daha doğrusu Nasrettin Hoca öyle sanmış. Astığı astık, kestiği kestik Aksak Timur seslenmiş:
-Söyle Hoca, dileğin nedir?
-Ben köylünün adına geldim, efendimiz! demiş Nasrettin Hoca. Onların derdine tercüman olmaktır dileğim. Diyorlar ki...
Nasrettin Hoca, kolunun çemberi ile köylüleri işaret etmek üzere şöyle bir yarım dönmüş ki; o da nesi? Ardında hiç kimse yok!
Yarı bele kadar eğilmiş ve:
-Diyorlar ki, diye devam etmiş... armağan ettiğiniz fil, öyle hayırlı, uğurlu ve yararlı bir hayvanmış ki... Ondan bir tane daha köye armağan etmenizi talepten utanç duyuyorlar. Kerem edin, köyümüze bir tane daha gönderin!
Çocukluğumdan beri anlatılan bu hikayeyi iş hayatına girdiğimde çok daha iyi anladım. Gördüm ki işletmelerde, işverenlerin ve çalışma arkadaşlarının iyi niyetini sürekli olarak suistimal eden, yapıcı olmaktansa yıkıcı olmayı, birleştirici olmaktansa ayrıştırıcı olmayı tercih eden filler her zaman var olacak. Aynı zamanda bir şeyler üretmeye çalışan, çalışkan, verimli, uyumlu, kendini, kendi bacağından asmayı öğrenmiş kuzular ve birilerinin özgüveni, işe bağlılığı, yaptığı işin hakkını verebilme yeteneğinin ardına sığınmaya çalışan sözüm ona cin fikirliler de olacak tabi... Asıl mesele tüm bunları yolun başında görmek. ,tanımak... Asıl mesele; yaşadığınız her problemi kendinizi bir adım öteye taşımak için kullanabilmek. Ve Asıl mesele, bir gün Timur'un karşısına Nasrettin hoca edasıyla çıkabilmek... Tecrübeyle sabit. Herkese sağlıklı, huzurlu ve tecrübelerini muhasebe edebileceği upuzun bir hafta sonu dilerim.
12 Ekim 2015 Pazartesi
ŞEKER TADINDA BİR "MESLEĞE MERHABA" HİKAYESİ;
Üniversite sınavına hazırlandığım yıllarda işçi ve işveren arasında ortaya çıkan ya da çıkabilecek sorunlarda resmi olarak arabuluculuk yapan bir zat-ı muhterem ile tanıştım. O zamanlar bu kelimenin bir meslek alanı olduğunu bilmiyor sadece oynadığımız oyunlarda küsleri barıştıran arkadaşlarımıza takmış olduğumuz isimden ibaret sanıyordum. Bu nedenle bir arabulucunun resmi olarak ne yaptığını oldukça merak etmiştim. Hemen bir iş arabulucusunun ne iş yaptığını sordum.
"Şimdi bir işveren ve bu işverene bağlı çalışan bir işci var. Işveren bu iş yerini açık tutarak, hizmete devam etmez ise işçi işsiz kalacak şayet işçi, iş yerinden ve ya işverenden memnuniyetsizlik duyarak işini bırakırsa bu sefer de işverenin işleri aksayacak, hizmet veremeyecek ve işyerini kapatmak durumunda kalacak. İşte ben bu denge durumunun bozulması halinde iki taraf arasında anlaşma sağlamak için çalışıyorum..."
Gayet net olan bu açıklama o zamanlar benim için son derece karmaşık gelmiş olacak ki anlamadım. Şaşkın bakışlarım gözünden kaçmadı tabiki.
"Dur sana başka bir örnek vereyim. İki çocuk var, ikisininde ikişer şekeri var ama ikiside bir diğerinin elindeki şekerler için ağlıyor. Bende ikisinin elinden de birer şeker alıp birbirlerinin şekeri ile değiştiriyorum. Ikisinde de yine ayni lezzette, aynı boyda iki şeker var. Şeker sayısı değişmedi ama başka bir şey deģişti. Artık ikisi de memnun. İkiside ağlamıyor. Işte benim işim tam olarak bu. Mevcut durumda çok fazla bir değişikliğe ihtiyaç duyulmadan yani şeker sayısını arttırmak ya da azaltmak zorunda kalmadan önce iki tarafı da memnun edecek yolu bulmak"
bu örnek o kadar hoşuma gitti ki tam o gün mesleğimi seçtim, yolumu belirledim. Bir gün mutlaka iş hayatı içerisinde işveren ve işçi ilişkilerinin tam ortasında yer alacaktım. Mevcut imkanları zorlamadan iki tarafıda memnun etmeninBir yolunu bulacaktım. 5 yıl sonra bu gün, insan kaynakları uzmanı olarak tam da istediğim noktadayım. Fakat bir şeyi çok iyi biliyorum, Türkiye de isci ve isveren arası uyuşmazlıklar pekde öylr şeker tadında değil ee haliyle çözüm de bu kadar basit değil.. yine de ben bulunduğum yerde olmaktan mutluyum. Duygularımın, mantığımın ve yasaların izin verdiği ölçüde mesleğimi layıği ile yerine getirmeye devam edeceğim..
Üniversite sınavına hazırlandığım yıllarda işçi ve işveren arasında ortaya çıkan ya da çıkabilecek sorunlarda resmi olarak arabuluculuk yapan bir zat-ı muhterem ile tanıştım. O zamanlar bu kelimenin bir meslek alanı olduğunu bilmiyor sadece oynadığımız oyunlarda küsleri barıştıran arkadaşlarımıza takmış olduğumuz isimden ibaret sanıyordum. Bu nedenle bir arabulucunun resmi olarak ne yaptığını oldukça merak etmiştim. Hemen bir iş arabulucusunun ne iş yaptığını sordum.
"Şimdi bir işveren ve bu işverene bağlı çalışan bir işci var. Işveren bu iş yerini açık tutarak, hizmete devam etmez ise işçi işsiz kalacak şayet işçi, iş yerinden ve ya işverenden memnuniyetsizlik duyarak işini bırakırsa bu sefer de işverenin işleri aksayacak, hizmet veremeyecek ve işyerini kapatmak durumunda kalacak. İşte ben bu denge durumunun bozulması halinde iki taraf arasında anlaşma sağlamak için çalışıyorum..."
Gayet net olan bu açıklama o zamanlar benim için son derece karmaşık gelmiş olacak ki anlamadım. Şaşkın bakışlarım gözünden kaçmadı tabiki.
"Dur sana başka bir örnek vereyim. İki çocuk var, ikisininde ikişer şekeri var ama ikiside bir diğerinin elindeki şekerler için ağlıyor. Bende ikisinin elinden de birer şeker alıp birbirlerinin şekeri ile değiştiriyorum. Ikisinde de yine ayni lezzette, aynı boyda iki şeker var. Şeker sayısı değişmedi ama başka bir şey deģişti. Artık ikisi de memnun. İkiside ağlamıyor. Işte benim işim tam olarak bu. Mevcut durumda çok fazla bir değişikliğe ihtiyaç duyulmadan yani şeker sayısını arttırmak ya da azaltmak zorunda kalmadan önce iki tarafı da memnun edecek yolu bulmak"
bu örnek o kadar hoşuma gitti ki tam o gün mesleğimi seçtim, yolumu belirledim. Bir gün mutlaka iş hayatı içerisinde işveren ve işçi ilişkilerinin tam ortasında yer alacaktım. Mevcut imkanları zorlamadan iki tarafıda memnun etmeninBir yolunu bulacaktım. 5 yıl sonra bu gün, insan kaynakları uzmanı olarak tam da istediğim noktadayım. Fakat bir şeyi çok iyi biliyorum, Türkiye de isci ve isveren arası uyuşmazlıklar pekde öylr şeker tadında değil ee haliyle çözüm de bu kadar basit değil.. yine de ben bulunduğum yerde olmaktan mutluyum. Duygularımın, mantığımın ve yasaların izin verdiği ölçüde mesleğimi layıği ile yerine getirmeye devam edeceğim..
Etiketler:
Arabuluculuk,
çalışma hayatı,
işçi,
işveren,
meslek
8 Ekim 2015 Perşembe
Ne yapsak, Ne etsek Sorumluluk Almasak?
Çalışma hayatının belki de en sinir bozucu sorunsallarından bir tanesi "sorumluluk almayı İnatla! reddetmek" olsa gerek... anlamadım, anlayamayacaģım. Bir işin organizasyon aşamasında, ilgili tüm departmanların söyleyecek, ekleyecek bir sözü muhakkak bulunur. Fikirler havada uçuşur... herkes süpermen edasıyla her işe koşabileceğini, verilen her görevi üstlenecegini söyler durur. Gelelim görev dagılımına;
- Yok yok onu ben yapamam başım kalabalık,
- Zaten onlarca işim var bunu da başkası yapsın,
- Onuda mı ben yapacağım?
- ......... departmanı ne işe yarıyor?
- Bana hiç bakmayın,
- Anlasam yaparım ama....
Ne yapsak ne etsek de sorumluluğu başkasına yüklesek'cilerden olmaktansa yapabilme gücünüzle doğru orantılı bir şekilde sorumluluk alın ve bundan korkmayın. Unutmayın üstlenilen her sorumluluk +1 performans puanıdır...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

