15 Nisan 2017 Cumartesi

Kabaklar ve Kafalar



                      KABAKLAR VE KAFALAR

Hiç unutmam, henüz ilkokul yıllarımda din kültürü ve ahlak bilgisi dersimize giren ve dinimize ait temel bilgileri onun derslerinde öğrendiğime şimdi binlerce kez şükrettiğim, bir **öğretmenim; her dersin sonunda; Çocuklar! derdi..

''Çocuklar sakın ha unutmayın, kabaklar çarpışır çekirdekler dökülür, kafalar çarpışır FİKİRLER dökülür''


Günümüz din adamlarının-kati suretle genelleme yapmıyorum ancak şahit olduklarımı göz önüne alarak çoğul bir ifade kullanmak durumundayım- özellikle çocuklara, bilimi ve dini adeta siyah ile beyaz olarak göstermeye çabalayan yaklaşımlarını gördükçe, bizlere her dersin başında genel kültür soruları soran ve yine her dersi aklıma kazınan bu muhteşem söz ile bitiren değerli hocamı artan bir saygı ve de minnet duygusu ile anıyorum ve konusu açılmışken kendisine teşekkürü bir borç biliyorum.

Bu cümleyi durup dururken nereden hatırlayıp sizlerle paylaşma gereği duyduğuma gelecek olursam;  14/04/2017 Cuma akşamı çok güzel bir birliktelik ile bu güzel cümleyi bir kere daha deneyimleme şansı yakaladım. Alanya sınırları içerisinde; turizmden beyaz eşyaya, gıdadan, elektronik aletlere ve hizmet sektörüne kadar çeşitli sektörlerde faaliyet gösteren pek çok Şirket/işletme' de insan kaynakları yöneticisi olarak görev yapan birbirinden güzel insanlar ile muazzam bir ortamda bir araya geldik. Konumuz; tabi ki sürekli gelişen bir dünya düzeni içerisinde, her birimizin gönül verdiği İnsan kaynakları yönetiminin değişen yüzü ve rotası idi. Hali ile konuşacak konu da, söylenecek söz de, yapılacak iş de hayli fazlaydı.

   Yaklaşık 2,5 saat süren keyifli sohbetin her dakikası, abartmadan ve tüm samimiyetimle söylüyorum, zihnimin içerisinde aynı cümleler döndü. ''kabaklar ve kafalar, çekirdekler ve fikirler...'' Ne güzel, ne anlamlı şey; birlik olabilmek, bir arada olabilmek, özgür fikir beyanında bulunabilmek, saygı çerçevesi içerisinde tartışabilmek ve masaya onlarca FİKİR dökebilmek!!

   Bizler dün akşam, tamamen farklı fikirlerden oluşan ORTAK bir AKIL oluşturduk ve dedik ki;

-Daha sık bir araya gelelim
-Daha sık fikir alış-verişinde bulunalım
Hatta gelin bu ortak aklı bir de Ortak bir çatı altında birleştirelim. Birleştirelim ki, ortaya dökülen tüm güzel fikirler yalnızca bizlerin masasında kalmasın. Daha fazla meslektaşımıza ulaşsın, ulaşalım... Mesleğimizi bir değil, bir kaç adım hatta onlarca adım öteye taşıyalım. Topluma, mesleğimize, henüz ulaşamadığımız meslektaşlarımıza daha fazla hizmet edelim. Gelin, bu mesleğe gönül vermiş güzel insanların özverileri, azimleri ve emekleri ile DERNEKLEŞELİM..

İnanmak, başarmanın yarısı imiş. Doğru! Bizler işin yarısını hallettik çoktan ve bir sonraki görüşmenin tarihini de konu başlıklarını da belirledik gitti.

Zaman bizlere neler gösterir bilinmez ama dün akşam o masaya dökülen fikirler, sonuç her ne olursa olsun, altın değerinde.

Akıl akıldan üstündür derler ya hani, üstün müdür değil midir bilinmez ama birlikte muazzam oldukları kesin!



** Saygıdeğer hocam İSMAİL KOÇAK'a, bilim ışığı ile aydınlatılmış bir din eğitimi vererek, sormayı-sorgulamayı bilen bir neslin yetişmesinde oldukça önemli bir rol üstlendiği için minnettarım. Saygı ile ellerinden öpüyor ve tekrar tekrar teşekkür ediyorum.


11 Nisan 2017 Salı

Nikola Tesla; ''Mucize değil, Mücadele''


NIKOLA TESLA ''MUCİZE DEĞİL, MÜCADELE''

İK'ya Tesla'nın penceresinden bakmak..

   İlk olarak, sıkılmadan defalarca izlediğim The Prestige(2006) isimli film ile zihnimde yer edinen, ardından bütün merakımla peşine düşüp hakkında onlarca kitap okuduğum; muazzam bir zeka, öngörü ve hayal gücü... Sırp kökenli Amerikalı mucit, fizikçi ve elektrofizik uzmanı Nikola Tesla. Yani zamanın ötesindeki adam!

   Alternatif akım, telsiz, uzaktan kumanda, radar, radyo frekans alternatörü, kozmik ses dalgaları gibi hayal etmesi bile güç olan onlarca mucizenin yaratıcısı Tesla, benim de hayranlık duyduğum karakterlerin başında geliyor hali ile. Ancak bu hayranlığın kaynağını açıklamam gerek zira elektrikle, fizikle ya da kozmik alanla yakından ilgili falan değilim. Ben, başarı hikayelerine kafayı takmış bir İK'cı olarak; Tesla'nın mücadeleci kişiliğine ve çalışma disiplinine hayranım.

   Yakın zamanda, Tesla'nın kendi kaleminden hayatını anlattığı bir otobiyografi geçti elime. Kitabın kapağında yer alan ''Gerçek ödüller, hiçbir zaman yapılan iş ve gösterilen fedakarlıklarla doğru orantılı değildir'' cümlesini görür görmez TAMAM dedim bu kitap okunmalı, bu kitaptan çalışma hayatına ilişkin bir şeyler yakalar, yorumlarım ben...Yakaladım da!
  
  Tesla'nın kaleminden dökülen bu cümle; bugüne kadar okumuş olduğum otobiyografilerden bir kenara not ettiğim binlerce şahane cümlenin arasında ''altı en iyi doldurulmuş'' cümleydi. Ne demek mi istiyorum? Hikayeyi öğrenince sanırım sizler de beni çok iyi anlayacaksınız.


   New York'da Pearl Caddesi'ndeki ilk laboratuvarında akkor lambası için pazar aramakla meşgul olan Thomas Edison'a rastladığı zaman Nikola Tesla, gençlik heyecanıyla, kendisinin bulduğu alternatif akım sisteminin açıklamasını yapar. Kendisini ispatlamaya çalışan bu heycanlı ve zeki genç karşısında Edison, "Sen teori üzerinde vaktini harcıyorsun" diyerek konuyu kestirip atar. Tesla  pes etmez, Edison’a çalışmalarından ve alternatif akım planından bahseder. Edison alternatif akımla fazla ilgilenmez ve Tesla'ya bir görev verir; Edison’un Manhattan’da kurduğu doğru akım (Direct Current: DC) santralindeki bozuk olan bir DC jeneratörünün tamiri...
   Tesla, Edison tarafından kendisine verilen görevi her ne kadar sevmemiş olsa da Edison'un kendisine 50.000 dolar vereceğini öğrenince görevi birkaç ay içinde tamamlar. Doğru akım santralindeki sorunları beklenenden çok daha çabuk çözer. Edison’un kendisine söz verdiği ücreti talep ettiğinde, Edison son derece laubali bir soğukkanlılık ile “tam bir Amerikalı gibi düşünmeye başladığında Amerikan şakalarından da anlayabileceğini” söyler ve bir ücret ödemez. Tesla derhal istifa eder. Kısa süren birlikte çalışma dönemini, uzun süreli bir rekabet izleyecektir. Hatta 1912'de Nikola Tesla ve Thomas Edison'un 40.000 dolarlık Nobel Ödülü'nü paylaşmaya seçildikleri açıklandıktan sonra Nikola Tesla, bu ödülü reddettiğini açıklar.

   Hikayenin bu kadarcık kesiti bile kapakta yer alan cümlenin nasıl tecrübe edildiğini, altının ne ile dolu olduğunu ispatlamaya yetiyor da artıyor tabi. Siz yine de öncesini ve sonrasını daha da detaylı öğrenmek isterseniz;  http://www.acikbilim.com/2013/03/dosyalar/acdc-savaslari-nikola-tesla-thomas-edisona-karsi.html linki üzerinden tüm hikayeyi okuyabilirsiniz.

   Tesla'nın  şanssızlıkları ve hayat mücadelesi bununla da bitmiyor;

  • Radyoyu Marconi icat etti sanılır, X ışınlarını Röntgen'in keşfettiği, vakum tüp amplifikatörünü de Forest'in. Tüm bunları ve daha fazlasını aslında Nikola Tesla'nın icat ettiğini bilen sayısı ise bir elin parmaklarını geçmez,
  • Endüstrinin floresan lambayı "icat etmesi"nden 40 yıl kadar önce kendi laboratuvarında floresan lamba kullanıyor olsa dahi kimse o dönemde kendisini ciddiye almaz,
  • Amerikalılar savaş zamanında Alman denizaltılarını bulabilmek için Edison’dan yardım ister ve Tesla’nın önerisi olan "enerji dalgalarını kullanalım" fikrine Edison'un şiddetle karşı çıkması sebebiyle bugün "radar" dediğimiz aygıt olması gerekenden 25 yıl gecikmeli hayatımıza girer,
  • Dünyadaki bilim ve teknoloji yapısını değiştirebilecek birçok deney ve buluşa imza atmasına rağmen ders kitaplarında adı nadiren geçer ya da hiç geçmez!
   Yani Tesla neredeyse hiç bir zaman, başardıklarının karşılığı olarak adil bir şekilde ödüllendirilmez ve kimseden takdir görmez - en azından hayatta iken- üstelik ciddiye alınmayarak neredeyse cezalandırılır..

   Peki tüm bunlara rağmen Tesla bir an bile olsa vazgeçmeyi aklından geçirdi mi? ASLA.

Bizler, yani bu günün gençleri, ne kadar da çabuk pes ediyoruz!
İşsizlik diyoruz vazgeçiyoruz,
ekonomi diyoruz vazgeçiyoruz,
ruh hali diyoruz vazgeçiyoruz,
kader kısmet diyoruz vazgeçiyoruz ya da vazgeçtiğimizde söyleyecek, sığınacak bir şeyler muhakkak buluyoruz.
Ayağımıza takılan en küçük taşta ya da bize yapılan en küçük haksızlıkta elimizden gelenin en iyisini yapıyoruz;

''VAZGEÇİYORUZ''...

OLABİLİR

  • İnsanlar, bir işi yapamayacağınızı düşünmüş olabilir,
  • Küçümsenmiş ve küçük düşürülmüş olabilirsiniz,
  • Vazgeç, olmaz, İMKANSIZ diyenler çok olmuştur belki
  • Siz çok çalışmış, çok emek vermişsinizdir de bir başkası toplamıştır tüm övgüleri,
  • Hiç ödüllendirilmemiş, takdir edilmemiş hatta emeğinizin karşılığını dahi alamamışsınızdır,
  • Belki de birileri sizin emeklerinize tırmanarak bir yerlere ulaşmış, siz ise bir köşede insanların bir gün gerçekten adil olup olamayacağını sorguluyorsunuzdur...
   Olabilir!

   Bırakın insanların ne düşündüğünü! Siz kendinizi ödüllendirin, kendinizi takdir edin, kendinizi övün, kendinize inanın!
Bırakın birileri sizin açtığınız o yollarda rahat rahat yürüsün. Bir gün karşınıza yeniden bir engel çıktığında; onlar pes etmek zorunda kalabilir ya siz? Siz o yolu nasıl açacağınızı zaten biliyor olacaksınız... Daha önce defalarca yaptığınız gibi!

   Benim söyleyeceklerim derya deniz elbet ancak; bu yazımı, başladığım gibi bitireceğim. Yani edindiğim her yeni bilgide, okuduğum her yeni cümlede daha fazla hayran olduğum TESLA ile...

''Bırakın doğruları gelecek söylesin ve herkesi eserlerine ve başarılarına göre değerlendirsin. Bugün onların olsun; ama uğrunda çok uğraştığım gelecek, benimdir.'' NİKOLA TESLA



             









6 Nisan 2017 Perşembe

e-HAYAT


                         e- HAYAT

   Günümüz dünyasında; İNTERNET her şeydir!

   Evde, işte, eğlencede ve aklımıza gelen her yerde internete bağlı ve de BAĞIMLI yaşıyoruz. Hal böyle olunca da her gün hayatımıza; e-posta, e-ticaret, e-bankacılık hatta e-devlet gibi onlarca kavram giriyor. Bir nevi çılgınlık. İtiraf etmeliyim ki özellikle sosyal ilişkiler konusunda insanlığı oldukça sıkıntıya sokan bu ''E'lerin'' mükemmel yanları da yok değil. Bu Post'umda, son yıllarda hayatımıza hızlı bir giriş yapmış olan mesleki bir e'ye değinmek istiyorum. e-İKY yani ELEKTRONİK İNSAN KAYNAKLARI YÖNETİMİ.

   Kavramı ilk duyduğumda oldukça yadırgadım. Biz İK'cıların-en azından mesleğine aşkla bağlı olanların- yıllardır zihinlere yerleştirmeye çalıştığı ''İnsan makine değildir'' mottosu bir tarafta dururken; elektronik ve insan kavramlarının aynı tanımlama içerisinde yer alması, benim için nasıl bir çelişkiydi tahmin edebilirsiniz. Bu nedenle oldukça merak uyandırdı bende. Tabi derinlemesine araştırıp, konunun iyice içine girince; korkularımın gereksiz olduğunu anlamam da fazla uzun sürmedi. Aslında e-İKY, insan kaynakları yönetimi içerisindeki İNSAN kaynağını daha da güçlü kılıyordu. Zaman, mekan ve pek çok maliyetten tasarruf etmek de cabası. Nasıl mı?

   -Teknolojinin nimetleri sayesinde; sürekli öğrenen, değişen ve değişime çabuk adapte olan ve dipten uca her kademenin dahil edilebildiği bir işletme kültürü oluşturulması mümkün. Nitekim; işletme çalışanları önlerindeki bilgisayarlarda çalışırken, yalnızca 5 dakika ara vererek kendileri için hazırlanmış çeşitli içerikteki bilgilendirme sayfalarında gezinebiliyor,10 dakika içinde yine sanal ortamda harika bir e-eğitim alabiliyorlar. Hatta, siz bir Word dosyası, PowerPoint sunumu ya da Excel tablosu hazırlarken ekranın sağ ve sol kenarlarında çeşitli  mesleki bilgiler, bilgilendirme kartları, giftler ve duyurular yer alabiliyor. Adeta haber bültenlerinde yer alan alt yazılar gibi. Harika değil mi? Üstelik tüm bunlar gerçekleşirken; çalışanlarınızı işten alıkoymuyor, hem zamandan hem de alternatif maliyetlerden kurtulmuş oluyorsunuz.

   -İnsan kaynakları departmanı çalışanları için adeta doping etkisi yaratan bir uygulama e-İKY. İnternetin ve teknolojinin yardımı ile rutin işlem kalabalığından kurtulan insan kaynakları çalışanları işletme için daha verimli çalışma fırsatı yakalayabiliyor. e-Arşiv'ler sayesinde dosya yığınlarının ortadan kalkması ve dökümantasyon sisteminin sanal ortama taşınması şüphesiz ki hem işletme hem de ülke ekonomisi için bulunmaz nimet. Kim bilir kaç ormanı kurtarıyoruz da haberimiz yok!

   -İçinden çıkamadığınız bir durum var ve siz sıkı bir beyin fırtınasına mı ihtiyaç duyuyorsunuz? Ya da belki işletme içerisinde hızlı bir karar alınması gerekiyor... Anında tüm çalışanların katılabileceği sanal bir anket yaratın, çalışanlarınızın görüş ve önerilerini alın, toplantı havasından da yönetici baskısından da uzak bir şekilde ortaya çıkan yaratıcı fikirleri kullanın kullanabildiğiniz kadar..

   -Elektronik ortamda oluşturduğunuz personel aday havuzu sayesinde, doğru kişiyi bulmadan önce yüzlerce adayla görüşmek yerine, kriterlerinize en uygun olanları sistemsel olarak tespit ederek zamandan tasarruf edin. Oh ne ala..

   - Online takvimler ve ilan panoları oluşturarak, çalışanlarınızın birbirinden ve işletme etkinliklerinden haberdar olmalarını sağlayın. Böylece  hem kurum içi iletişimi de kuvvetlendirmiş olacaksınız hem de ''ben duymamıştım'' cümlesini ortadan kaldırarak, şirket etkinlik ve organizasyonlarına maksimum katılım sağlayabileceksiniz.

   -Çalışanlarınıza; online bir platformda, sorularını konu ile ilgili uzmanlara yöneltebilecekleri bir sistem kurun. Misal;  ''sık sorulan sorular'' köşeleri, uzaktan yardım, soru-cevap forumları.. Böylece çalışanlarınız her problemde, çözümü sizde aramayacak ve kendi kariyer gelişimlerini takip edebilecek. e-Mentoring adı verilen bu sistem sayesinde hem sizin hem de çalışanlarınızın kafası rahat olacak emin olun!

   Özetle şunu şunları söylemek istiyorum; teknolojinin getirdiklerinden köşe bucak kaçıp, kendinize ve çalışanlarınıza yazık etmeyin. Sektörde fark yaratmak, rekabet gücünü arttırmak ve geleceğin rekabet koşullarını belirleyen güçlü şirketler arasında yer almak istiyorsanız, geleneksel kafaları şöyle bir güzel resetleyip, e-İKY kavramına merhaba demekle işe başlayabilirsiniz. Son olarak küçücük bir uyarı ile gönül verdiğim mottomdan vazgeçmediğimi de hatırlatmak isterim;

     Sistemler elektronik olsa da İNSANLAR değildir!

   Siz, siz olun; teknolojinin nimetlerini kullanarak,sahip olduğunuz en DEĞERLİ kaynaktan, emekten yani İNSAN dan daha verimli bir şekilde yararlanma fırsatını kaçırmayın...  




-




21 Mart 2017 Salı

Muhbir Ceylanlar ile Optimist Aslanlar

     

     MUHBİR CEYLANLAR İLE OPTİMİST ASLANLAR

   Her sabah Afrika'da bir ceylan uyanır. En hızlı aslandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa öldürülecektir...

 Her sabah Afrika'da bir aslan uyanır. En hızlı ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa aç kalacaktır...

  Aslan veya ceylan olmanız fark etmez.

''Güneş doğduğunda koşmaya başlasanız iyi olur''


   Okuduğunuz bu cümleler, özellikle sonunu tekrar tekrar okuduğum, oldukça evrensel ve bir o kadar da kişisel bir çıkarıma ait... Tam da ülkemiz çalışma hayatına uygun bir çıkarım tabi.

   Her yıl, tüm Türkiye genelinde binlerce genç, üniversiteden mezun olarak potansiyel işgücümüz içerisindeki yerini alıyor. Öte yandan binlerce girişimci ise; yine binlerce rakibin yer aldığı, tabiri caizse yıkıcı rekabetin yaşandığı bir piyasada, işveren rolünü giyiveriyor üzerine. Yani anlayacağınız; ceylanlar da bol aslanlar da...

   İş ilanlarını açıp şöyle bir bakarsanız göreceksiniz; açıkçası ceylanların işi pek zor. Çok değil bundan 15 yıl kadar önce ''bir üniversiteden mezun olmak'' ve ''bir dil bilmek'' sizi kolayca aranan personel haline getirebiliyordu. Şimdi mi? İngilizce yetmez; Almanca, Rusça, Fransızca, Arapça var mı? Peki ya Farsça? Kaç üniversite bitirdin? 2-3? Peki Yüksek lisans? Oda mı var? Ya doktora...? Yani bizim zavallı ceylanlar her gün, yalnızca aslanlardan daha hızlı koşmak zorunda oldukları bir sabaha değil, yer yüzünde var olan her bir ceylandan da daha hızlı koşmak zorunda oldukları bir sabaha uyanıyor. Üstelik şimdilerde bir ceylanı tuzağa düşürmek isteyen de yalnızca aslan değil tabi! Bir bakmışsınız yanı başınızda koşan bir başka ceylan; ayağınıza ÇELMEYİ TAKIVERMİŞ!!!

  O'da haklı bir yerde; siz tökezleyip düşmezseniz, sizden daha yavaş koştuğu için kendisi yem olacak! Ne yapsın. ZAVALLI..?

   Gelelim aslanlara; dişli mi dişli düzinelerce rakip... Şöyle iyi bir avı o kapmazsa bir diğeri elbet kapacak. En iyi işi çıkaran, en iyi kazancı da cebe atacak öyle değil mi? eee o zaman yükselt çıtayı yükseltebildiğin kadar;

-Üniversitelerin Endüstri Mühendisliği bölümünden mezun
-Yüksek Lisansını İŞLETME anabilim dalında tamamlamış
-En az üç dil bilen
-Minimum 3 yıl tecrübeli
-Askerliğini tamamlamış
-Maksimum 25-26 yaşında

 Kapı kapı dolaşıp şirket ürünlerinin tanıtımını yapacak EKİP ARKADAŞLARI arıyoruz.... Daha fazlası olabilir mi? demeden önce siz dua edin de, diğer bir şirketin çaycısı OXFORD mezunu falan olmasın. O çıtayı tut tutabilirsen sonra! Hepiniz işsizsiniz maazallah. Eee bir ceylanın peşinde koşan aslan sayısı arttıkça, aslanlarda öyle rahat nefes alamıyor tabi.;

   Çelmeler, av çalmalar, kirli oyunlar, fısıltılar, dedikodular, rakip hakkında atmalar tutmalar derken, daha neler neler...

   Bu kaçıp kovalamacanın arasında değeri yitip giden 3 şey nedir biliyor musunuz?

  1. Kişilik,
  2. Prensip ve
  3. Vicdan!

   Hal böyle olunca;

   Aslanlara muhbirlik yapan ceylanlar da görürsünüz,

  Ceylanlara ''ben aslında bir kelebeğim'' diyen aslanlarda.

Yok yok, vallahi mübalağa yok. Siz en iyisi güneşin doğuşunu beklemeyin;

Herkes uykudayken başlayın koşmaya!!
Hala uyuyanlar varsa; belki bir ŞANS yakalarsınız...






24 Ocak 2017 Salı

Reform Şart Bize !

                                                   ''Reform Şart  Bize''



   Uzun süredir hararet ile dile getirdiğim bir söylem bu. Önce bir aydınlanma dönemi bir tabiri caiz ise bir Rönesans ardından da Reform hareketi lazım bize.. Bu serzenişimin kişisel sebeplerini açıklamadan önce, söz konusu iki olgunun tarih sahnesindeki rolüne değinmek isterim. Kelime anlamı olarak ''Yeniden Doğuş'' anlamına gelen Rönesans; 15. ve 16. yüzyıllarda, önce İtalya'da başlayan, daha sonra da Avrupa'da yayılan edebiyat, güzel sanatlar ve bilim alanındaki gelişmeler, yenilikler ve anlayışlardır. Kaldı ki benim nazarımda; imrenerek, ''medeniyetin, hukukun, insana saygının kitabı olsaydı, kesin Avrupalılar yazardı'' dediğim Avrupa'nın, bugün ki Avrupa olmasına sebeptir! Neden mi? Çünkü;

  * Skolâstik düşüncenin yıkılmasına ve düşüncede serbest bir ortam doğmasına,

 * Deney ve gözleme dayanan pozitif düşüncenin ortaya çıkmasına,

 * Kilisenin zayıflamasına ve akabinde Reform hareketlerinin başlamasına,

 * Bu döneme kadar bilim, sanat ve medeniyet alanlarında İslam Ülkeleri öncülük yaparken, Rönesans hareketleriyle Avrupa Ülkelerinin, İslam Ülkelerinin önüne geçmesine,

 * Avrupa'da insan faktörünün öne çıkmasına ve insanların kendi haklarına sahip çıkmaya başlamasına neden olmuştur. Yani Avrupa; kilise tarafından baskılanmış görüş kalıplarının dışarısına çıkmış, modern felsefi düşüncenin hakim olduğu bir dünyanın kapılarını aralamış; bilime, sanata, özgür düşünceye hakettiği değeri vermeye başlamıştır. Üstelik hiçbir zaman inançlarından vazgeçmemiş, ödün vermemiş yalnızca din ve inanç kavramının; bilimin ışık tuttuğu, geliştirici ve evrensel boyutunu yaşamayı tercih etmiştir. Takiben 16. yüzyılda başlayan Reform hareketleri ile birlikte de, din alanında bir dizi yenilik yapılmıştır.

   İşin tarihsel boyutunu bir tarafa bırakarak, Avrupa'nın; ''işin Özünü'' anlamış olduğunu söylemeliyim;

- Körü körüne inanmadan önce; araştır, oku, düşün, sorgula!
- Din, gelişime engel değil, bilakis insanlığa yol göstericidir ..
- Topyekün kalkınma ve refah için ''Bilim, Sanat ve Özgür düşünce'' esastır!

  Şimdi şöyle bir dönüp; İslamiyet gibi evrensel, ilime, hoşgörüye ve uzlaştırıcı yaşam felsefesi üzerine temellendirilmiş bir dinin çatısı altında bir araya gelen Müslüman devletlere bakıyorum ve yineliyorum; yüzyıllar önce yaşamamız gereken RÖNESANS'I derhal yaşamalıyız! Ardından da, önce dinde sonra Eğitimde reform şart bize!

  ''Din, dogmatiktir'' görüşünün ardına sığınmaktan vazgeçmeliyiz.

   Evet din dogmatiktir.

   Evet ezelden beri var olan kuralların değiştirilmesi mümkün değildir ancak içerisinde bulunulan zaman diliminin şartlarını göz önüne alarak; özde değişiklik yapmaksızın, revize edilmesi mümkündür! Doğrusunu isterseniz dinde değiştirilmesi gereken de öz değil, bizim özden anladıklarımızdır. Çoğunlukla yanlış anladıklarımız...

  • Kadına şiddet uygulayıp, ''Kur'an'ı Kerim'de yeri var'' diyen zihniyette,
  • Kız çocuklarını okutmayıp, karılarını çalıştırmayan gerekçe olarak ise inançlarını kendisine siper eden zihniyette,
  • Sahip olduğumuz genç dimağlar, okuyan-yazan-üreten beyinler; işsiz ve biçare dolaşırken ''daha çok İmam hatip açılsın'' diyerek sokaklara dökülen zihniyette,
  • Kişisel çıkarları doğrultusunda; sözüm ona din kardeşinin beden ve beyin gücünü kullanıp karşılığında hakkı olanı vermeyen ama cuma namazlarında en önde saf tutan zihniyette,
  • ''Allah katında her Müslüman eşittir'' diye feryat eden ancak, sadece parayı verene düdüğü çaldıran zihniyette,
  • ''İslam hoşgörü, saygı dinidir. İyilik Allah emridir'' diye gezerken; yolda, sokakta, okulda, evde, işte hatta Milletin Meclisinde(!) yumruk yumruğa kavga eden,; küfrü ve bilimum kötü sözleri diline pelesenk etmiş zihniyette,
  • Kuran okumak farzdır derken; inandığı dinin özünü anlamak için Kur'an'ı, Türkçe okuyana burun kıvıran zihniyette,
  • Bir taraftan kul hakkına dem vururken diğer taraftan; sayfa sayfa dağıtılan sınav soruları ile makam mevki sahibi olan zihniyette,
  • '' Andolsun biz Kur'an'ı öğüt almak için kolaylaştırdık'' felsefesine sahip bir dine inanıyorken, aman haaa o günah, aman haaa uzak dur, aman ha yanlış yaparsan dinden olursun maazallah diye diye insanların içlerine korku tohumları eken zihniyette; ''Radikal bir değişim'' istiyorum ben...
  Eğer ekonomide, siyasette, sosyal ve kültürel yaşantımızda, çalışma hayatımızda; sosyal bilimlerde, fen ve matematikte, hukukta daha da önemlisi İNSANLIK mertebesinde sürekli geriye gitmek değilse niyetimiz;

                                                   REFORM ŞART BİZE!





12 Ocak 2017 Perşembe

BİLGİ İHTİYAÇTIR; Fazla Mesaiye emsal Karar''

 

BİLGİ İHTİYAÇTIR;

                  ''FAZLA MESAİYE EMSAL KARAR''


    

     Çok sevdiğiniz bir şarkıyı günde kaç saat, aralıksız, dinleyebilirsiniz? Peki günde kaç saat, durup dinlenmeden, spor yapabilirsiniz? Kaç saat dans edebilir, yemek yiyebilir hatta günde kaç saat aralıksız uyuyabilirsiniz? Elbette, her birey için bu soruların bir birinden çok farklı yanıtları olacaktır. Ancak, tüm bu eylemlerin SAĞLIKLI bir şekilde devamlılığını sağlayabilmek için insan vücudunun, genellenebilir, biyolojik ve fiziki üst sınırları mevcuttur.



    Yapılan evrensel araştırmalar; günde 8 saatten daha fazla uyuyan bireylerin, 5-8 saat arasında uyuyan bireylere oranla %30 daha fazla ölüm riski ile karşı karşıya olduğunu kanıtlamaktadır. Standartların üzerinde yemek yemek, biyolojik ve fiziki sınırları zorlayıcı sportif faaliyetler... Yani anlayacağınız; gereğinden fazla her şey! sağlımızı bir hayli tehdit ediyor. Sağlığımızı tehdit eden çok daha önemli ve ölümcül bir konu var ki o da; ''Gereğinden uzun çalışma saatleri'' yani ''FAZLA MESAİ''.



    Aşırı çalışıyor, ÇALIŞTIRILIYOR, biyolojik ve fiziki sınırlarımızı zorluyor, kendimizi; insan bedeninin dayanamayacağı bir strese maruz bırakıyoruz. Tabiri caiz ise yaşamak için değil, ÖLMEK için çalışıyoruz. Kullandığım cümleler, konunun ciddiyetini vurgulamak adına bilinçli bir şekilde mübalağalar içeren cümleler değil bilakis evrensel literatüre geçmiş kavramlara dayalı kurulan cümleler. Nitekim; aşırı, yoğun ve fazla çalışmaktan kaynaklanan ölüm; ilk kez 1970’li yılların sonlarında Japonya’da tanımlandığı için literatüre Japonca adıyla “karoshi” olarak geçmiştir. Karoshi; uzun süre haftada 60-65 saat ve üzeri çalışan işçilerde hipertansiyon (yüksek tansiyon), damar sertleşmesi gibi sağlık sorunlarının bir araya gelmesiyle oluşan kalp krizi, kalp yetmezliği ve beyin-damar hastalıkları sonucu ölüm ya da kalıcı sakatlık durumu olarak tanımlanmıştır.



    Ülkemiz çalışma hayatında süregelen uzun mesai saatlerine ek olarak geçim sıkıntısı, denetimsizlik, yetersiz sağlık kontrolleri gibi nedenlere bağlı olarak ölüm oranlarının hayli yüksek olduğu inkar edilemez bir gerçek. Üstelik ''Karoshi'' ölümleri, uzun mesai saatlerinin neden olduğu ölümlerin yalnızca bir kısmı... Günde 8 saati aşan çalışmalarda; dikkatin dağılması, yorgunluk, açlık, dalgınlık gibi nedenlerle gerçekleşen iş kazaları sonucu yaşanan işçi ölümleri göz önüne alındığında ortaya çok daha ciddi bir tablo çıkıyor ki içler acısı...



    Bireyin sağlıklı bir şekilde çalışmalarını yürütebileceği süre; günlük en az 30 dakika ara dinlenmesi ile birlikte 8 saattir! 8 saatten sonra geçen her bir dakika ''Fazla mesai'' olup, işçinin yazılı onayına tabidir. Yazılı onay olsa dahi, fazla mesai ile birlikte günlük çalışma süresi 11 saati aşamaz ve her bir saatin ücreti, mevzuata uygun olarak hesaplanır ve işçiye ödenir. Ayrıca işçiden, işe giriş esnasında alınan ''fazla çalışma muvafakatnamesi'' yalnızca ilgili yıla ait olup, her yıl yenilenmediği takdirde geçersiz sayılacaktır.



    Mevzuattan da bahsettiğimize göre, bu aralar beni hayli mutlu eden bir Yargıtay kararından size bahsetmek istiyorum. Konu tabi ki ''Fazla Mesai''. Öncelikle böyle bir kararın alınmasına sebep olan vakaya değinmekte fayda var;



    Yer, Konya... Bir fabrikada makine bakım ustası olarak çalışan işçi,
ücreti ödenmesine rağmen fazla çalıştırıldığı gerekçesiyle iş sözleşmesini tek taraflı feshetti. İşverenin kıdem tazminatını ödememesi üzerine bu kişi, avukatı aracılığıyla mahkemeye başvurdu. Konya 1. İş Mahkemesinden çıkmış olan kararda, iş yerinden gelen bordrolarda fazla çalışma yapıldığının anlaşıldığını belirtildi. Fazla çalışmaların ücreti ödendiği için işçinin bu durumdan kaçınamayacağı ifade edilen kararda, fazla çalışmaya karşı çıkmayan davacının sözleşme feshinin haklı nedene dayanmadığı ve bu nedenle kıdem tazminatı hakkının doğmadığı belirtildi. Bunun üzerine işçinin avukatı, kararın bozulması için dosyayı temyize götürdü. İşçinin avukatı tarafından;

   ''12 yıldır aynı iş yerinde çalışan müvekkiline, son yıllarda bir insan bedeninin kaldıramayacağı kadar uzun saatler fazla mesai yaptırıldığı, son olarak dava açılmadan bir yıl önce 650 saate kadar fazla mesai yapıldığı, müvekkili işten çıktığında dahi yıllık zorunlu fazla mesai sınırı olan 270 saati fazlasıyla doldurduğu, iş yerinde fazla mesainin zorunlu kılındığı ve "Fazla mesai yapmak istemeyenlerin işten atılmakla tehdit edildiği'', müvekkilin çok yoğun çalıştığı için ailesine vakit ayıramadığı, fazla çalışma ücretinin alındığı ancak müvekkilin soğuduğu işinden çıkmak istediği'' iddia edilerek; 270 saati aşan çalışmaların insan sağlığına da zararlı olduğu gerekçesi ile açılan dava neticesinde; Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, yerel mahkemenin kararını bozarak çalışma hayatımızda emsal teşkil edecek bir karara imza attı. Söz konusu karar şu şekildedir;

    ''Ücret alınmış olsa dahi 270 saati aşan çalışma insan sağlığına zararlı, işçi bundan kaçınabilir, iş sözleşmesini tek taraflı feshedebilir''.




   
Peki emsal teşkil eden bu kararın çalışma hayatımıza yansımaları nasıl olacak?


    Bundan böyle, 270 saatin üzerinde ki fazla çalışmalar, işçi lehine tek taraflı fesih sebebi olacak ve işçi, fazla mesai yapmayı kabul edip ücretini almış olsa dahi, kıdem tazminatını alarak işten çıkabilecektir. Böylelikle çalışma süreleri de, iş kazalarına sebebiyet vermeyecek şekilde mevzuata uygun düzenlenebilecektir.

    Yeterli mi? diye soracak olursanız - ki bu benim kişisel kanaatimdir- cevabım hayır olacak. Ancak işçi haklarının güvenceye alınması konusunda önemli bir adım olduğunu da inkar edemem. Bu kararın akabinde asıl olan; alınan kararın arkasında durulması ve gerekli denetimlerin, USULÜNE UYGUN BİR BİÇİMDE, yerine getirilmesi olacaktır.

    Yargıtay tarafından alınmış; oldukça yerinde ve emsal niteliğindeki bu karar ile birlikte dilerim pek çok işçi ve işveren; insan sağlığının ve hayatının, birtakım çıkarların üzerinde olduğu gerçeğini görerek, daha düzenli bir çalışma hayatı için elini taşın altına koyma cesaretini gösterebilecektir... İşte o zaman, ne mutlu bizlere!







3 Ocak 2017 Salı

Hoş Gel ''2017''


   DEĞİŞİM İÇİN EN GÜZEL BAHANE; YENİ BİR YIL

   

   Oldukça zor bir yılı geride bıraktık. İnkar edemem ki; 2016 pek çok açıdan OLAĞANÜSTÜ bir yıl oldu. Ekonomik, siyasi ve kültürel açıdan kimi zaman gülsek, umutlansak da çoğu zaman hüzünlendik, korktuk, tedirgin olduk, ağladık... Tabiri caiz ise sabrımız, birliğimiz, beraberliğimiz ve cesaretimiz sınandı. Terör, şiddet, darbe girişimi derken sürekli kayıplar verdik. Neşemizi kaybettik, gülümsemelerimizi kaybettik, huzurumuzu kaybettik, evlatlarımızı, kardeşlerimizi kaybettik.

   2016 biterken her birimizin içinde yeniden, yeni bir yılın umudu belirdi. Belki dedik; belki bu yıl, her şey çok daha farklı olacak. Tüm zorluklarına rağmen gülümseyerek uğurladık koca bir yılı ve gülümseyerek karşıladık 2017'nin ilk dakikalarını, saatlerini. Ta ki; tüm dünyanın kanını donduran ve hepimizin umutlarını, beklentilerini gölgede bırakan o acı haberi alana kadar. Evet;

İstanbul,

Ortaköy,

Reina...

   İnanamadım! İnanmak istemedim fakat ne kadar inkar etsek de TERÖR bu; ''insanlığın karanlık yüzü...'' Şimdi üzerine ne söylesem eksik ne söylesem yarım. Bu olayla ilgili serzenişlerimi içimde yaşayarak, ülkemiz çalışma hayatına ilişkin 2016 raporlarından hareketle genel bir değerlendirme yapmak istiyorum. Ancak bu konuya değinmeden önce; geleceğe dair her umutsuzluğa kapılışımda gözümün önüne getirdiğim, terörün karanlık yüzüne karşı her zaman hatırlamak ve hatırlatmak istediğim o aydınlık yüzü ve beni içine düştüğüm her karanlıktan çekip çıkaran o ''kareyi'' sizlerle paylaşmak istiyorum...

   Benim 2017'den en büyük dileğim; Onu daha fazla anlayabilmek, Onun fikirlerine, emanetlerine daha fazla sahip çıkabilmek, onu daha fazla yaşayabilmek... 

    Birlik ve beraberliğimizi korumak, güçlendirmek ve sonsuz kılmak için sana ve senin hatırana ihtiyacımız olduğuna yürekten inanıyorum.

                                                                                                                                                                                                           

   Gelelim asıl konumuza yani; çalışma hayatımıza ait 2016 tablosuna şöyle bir göz atmaya...


2016'da neler oldu?



  • İşsizlik oranı %11,3 olarak gerçekleşti.

  • Yaklaşık 4 milyona yakın Türk vatandaşı işsiz olarak raporlara geçti.

  • Kayıt dışı çalışanların oranı %34 olarak gerçekleşti.

  • 20 işkolunda, toplam 13.038,351 işçiden yalnızca %11'nin sendikalı olarak çalıştığı belirlendi.

  • Aylık, ortalama 150 kişi iş kazası ya da meslek hastalığı nedeni ile hayatını kaybetti. Ne yazık ki bir o kadarı da bir şekilde örtbas edildiği için istatistiklere giremedi.

  • Çalışma ve Sosyal Güvenlik İletişim Merkezi ALO 170 ekibi, yaklaşık 12 Milyon çağrı yanıtladı.

  • Mobbinge uğradığını bildiren yaklaşık 10.000 çalışana mobbing(psikolojik yıldırma) bilgilendirme desteği sağlandı. Korkarım ki çok daha fazla sayıda işçi çeşitli sebeplerle(korku,endişe,çevre ve toplum baskısı, işveren baskısı vb.) mobbing bildirimi yapmaktan çekindi.

  • Masrafın devlet tarafından karşılandığı İŞKUR İEP'e(İŞ BAŞI EĞİTİM PROGRAMI) olan talep 2016'nın ilk beş ayında; tüm yıl için hedeflenmiş olan rakamın 50.000 üzerine çıkarak 300.000 dolaylarında gezindi. Pek çok işveren halihazırda çalışan işçilerini işten çıkartarak, maliyeti devlet tarafından karşılanan kursiyerleri istihdam etmeyi tercih etti! Bu da yetmedi; günlük 7,5 saat olan program süresi işyerlerinde 9-11 saat olarak uygulandı ve denetimler esnasında,işverenlerce minareye uygun bir kılıf tabi ki bulundu.

  • Kıdem tazminatının yıllık tavan tutarı 4.297,21 TL olarak belirlendi ancak çoğu işçi,  zaten asgari ücret üzerinden sigortalı gösterildiği için bu durum onları pek etkilemedi!

......


   Anlayacağınız, 2016; çalışma hayatımız açısından da pek kolay geçmedi. 2017'ye bu olumsuz tablo ile başlamamın tek nedeni, değişim ihtiyacını tetikleyebilmektir. Nitekim, 2016'da neler yaşadığımızı, neler gördüğümüzü, neler duyduğumuzu ve ya neleri gözden kaçırdığımızı rakamlar, istatistikler ve belgeler ile ortaya koyduğumuzda; değişimin gerekliliğini inkar etmek mümkün değil.

   Yeni, yepyeni bir yıl; değişim için en güzel gerekçedir. Öyle ise; 2017'nin hem toplumsal hem de çalışma hayatımıza adalet ile birlikte sükunet ve huzur getirmesi dileğiyle...