9 Temmuz 2016 Cumartesi


                 İK'CI SEYİR DEFTERİ; ISPARTA



   Ben; bu sene kamu çalışanları için dokuz güne çıkarılan bayram tatilini, tam tamına dokuz gün tatil yaparak geçiren şanslı özel sektör çalışanlarından biriyim. Fırsat bu fırsat diyerek kendimi şehir dışına atmaya, yoğun ve stresli iş ortamından uzaklaşıp şöyle bir kafa dinlemeye karar verdim. Tatil cenneti Antalya'dan yola çıkarak soluğu, nüfusu Antalya'nın bazı ilçelerinden daha az olan Isparta'da aldım. Eskiler söylerken inanmazdım ama, insan zamanla değişiyor azizim. Bol stresli bir dönemin ardından, şöyle huzur dolu bir şehir arıyor. Isparta; mis gibi gül kokan sokakları, kendine has dinginliği, adım başı karşınıza çıkan meyve ağaçları, temmuz sıcağında nefes aldıran harika havası ile tam olarak aradığım şehirdi. Şehir planlaması müthiş; hangi caddeden bakarsanız bakın, caddenin sonunu, araya hiç bir yapı girmeden görebiliyorsunuz. Her taraf yemyeşil, gül teması şehri baştan başa süslemiş. Her mahallesinde Türk bayrakları...Süleyman Demirel'in gül kokulu bu şehir için yapmış olduğu hizmetleri gözünüz ile görünce; her köşe başında yerini almış Demirel büstleri hiçte abartılı gelmeyecek sizlere emin olun.
 Buraya kadar tatil ihtiyacımı, yorgunluğumu ve Isparta'ya duyduğum hayranlığı ifade ettiğime göre gelelim Isparta'nın; bir insan kaynakları yönetimi bloğuna konu olacak detaylarına... Tatil amaçlı gittiğim bu muazzam şehir aynı zamanda, çalışma hayatı içerisinde insan ihtiyaçları konusunda bana harika bir deneyim kazandırdı. Öncelikle bayram süresince, fırın,temel ihtiyaçların karşılanacağı bir kaç market, şehre gelen turistler için bir kaç kafe ve lokanta dışında tüm mağazalar, kuaförler, iş hanları, emlakçılar, mobilyacılar... yani tüm esnaf bayram tatili nedeni ile kapılarını kapatmıştı. Tabi ki pek çok şehirde, böyle bir şeyin gerçekleştirilmesi mümkün değil hatta empati kurmak gerekirse bir turist açısından çok can sıkıcı bir durum bile diyebiliriz ama bu insanlar, bayramı bayram gibi yaşamak ve çalışanlarına bayram yaşatabilmek adına 3 günlük kazançlarından feragat edebilecek kadar, insani ihtiyaçların farkında.

   Gelelim diğer bir ayrıntıya; konakladığımız otelin resepsiyonunda bulunan ve sürekli gülümseyen-aklımda bu özelliği ile kaldığını söyleyebilirim- genç kıza, hediyelik bir şeyler alabileceğim bir yer soruyorum. Kız bana bir kooparatife ait küçük bir dükkan tarif ediyor.  Dükkanı bulduğumda, içeride temizlik yapan bir çalışan görüyorum. İçeriye girip alışverişe başlamışken, çalışan beni uyarıyor;

   - Hanımefendi, biz bu gün kapalıyız, komşumuz da aynı ürünleri satıyor ve o bu gün açık. Eğer ben size satış yaparsam, onun kazancını engellemiş olurum. Dilerseniz oradan her istediğinizi temin edebilirsiniz''

   Şaşkınlık ile bahsettiği dükkanı soruyorum, güzelce tarif ediyor. Gerçekten de gittiğim dükkan açık, hediyeliklerimi alıp teşekkür ederek, ayrılıyorum. Böyle bir manzaraya o kadar uzak kalmışım ki, otele gidene kadar şaşkınlığımı üzerimden atamıyorum. İçerisinde bulunduğumuz piyasa koşulları gereği rekabetin kaçınılmaz olduğunun bilincindeyim. Ancak insan olmanın, böyle bir ticari anlayışı gerektirdiğini unutmamış olan insanlar görmek, tüylerimi diken diken etmedi dersem yalan söylemiş olacağım.

   Yöresel bir şeyler yemek için, açık olan bir kaç lokantadan birine gittiğimizde ise bambaşka bir güzellik deneyimliyorum. Ailemle birlikte oturup, siparişlerimizi veriyoruz ve beklemeye başlıyoruz. Servis o kadar yavaş ve acemi ki, sinirlenmemek için kendimi zor tutuyorum. Siparişim bir kaç kez yanlış geliyor. Nihayet doğru gelen siparişim ise yenemeyecek kadar soğuk... Her neyse diyerek yemeğimizi yiyoruz. Ödeme için kasaya gittiğimde, işletme sahibi olduğunu anladığım bayanın; ''memnun kaldınız mı efendim?'' sorusu üzerine, serzenişte bulunmaktan kendimi alıkoyamıyorum.

   - Her şey güzel, dükkanınız çok şirin ve yemekleriniz lezzetli ancak ne yazık ki servis konusunda aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Personeliniz çok acemi, bu işi usulünce yaptıklarını söyleyemeyeceğim. Ben sizin yerinizde olsam, personel seçimine biraz daha özen gösteririm.

   Ahh ahh şu benim hizmette mutlak kalite arayışım ve özensizlik karşısında sessiz kalamayışım!! Ben yorumumu bitirene kadar sessizce ve Güleryüz ile beni dinleyen hanımefendi, sözümü bitirmem ile birlikte konuşmaya başlıyor;

   - Çok haklısınız efendim, bu durum sebebi ile çok özür diliyorum. Ancak size hizmet veren personel benim daimi servis personelim değildi. Mütemadiyen çalışan ve işini çok iyi yapan çalışanlarıma, bayramda aileleri ile birlikte zaman geçirebilme fırsatı vermek zorundaydım. Tüm sene çalışarak bunu hak ettiler. Ancak, hizmet vermeye de devam etmek durumundayız, malum misafirlerimizin ilk tercihiyiz. Bu nedenle, Süleyman Demirel üniversitesinde okuyan ve okul harçlığını çıkarmak için bir kaç günlük iş isteği ile bize gelen bu gençlere güvenmek zorundaydım. Mesela bu genç - siparişimi yanlış getiren personeli işaret ederek- aslında beden eğitimi öğretmeni olacak, diğeri ise hemşirelik okuyor. Yine de özür dileriz, bu sefer bizim misafirimiz olun. Size gerçek personellerimiz ile hizmet sunduğumuz başka bir gün, ödeme yaparsınız.

   Bayram izni? Üniversiteli öğrencilere güven, iyi niyet ve savunma içgüdüsü? Müşteri şikayeti karşısında bu kadar kibar ve güzel bir izahat? Telafi çabası? .... o an yapmış olduğum serzeniş nedeni ile bir taraftan kendime kızıyor diğer taraftan böyle bir şeyi öğrenebilme fırsatı bulduğum için seviniyorum. Küçük ya da büyük bir işletme, şirket, holding, küçük yöresel bir lokanta ya da işletme zincirleri... ne olduğunuz, nereyi işlettiğiniz, yönetim alanınızın ne derece büyük ya da küçük olduğu önemli değil-en azından benim için- önemli olan; işinize, personelinize ve müşterilerinize duyduğunuz saygıdır. Ve pek tabi, kendinize!

   Çalışma hayatı içerisinde insan, hata yapması doğal olan, sosyal ve toplumsal bir takım ihtiyaçlara sahip, saygı gördükçe sevgi ve fedakarlık gösterebilen, taktir ve övgü bekleyen sosyal bir varlıktır. Küreselleşme, rekabet, daralan piyasalar, ekonomik dalgalanmalar, kapanın elinde kalan tatminsiz müşteriler ve daha pek çok zorlayıcı faktör var olsa da, eğer iyi bir yönetici olmak, uzun vadede başarı elde etmek istiyorsanız, insana ait bu yaklaşımı göz ardı etmemelisiniz.

   Tatilin, dinlenmenin, anlaşılmanın, memnun edilmenin, değer görmenin ve haklı olmanın yalnızca müşteriye özel ihtiyaçlar olmadığını, Isparta'da geçirdiğim 3-4 gün zarfında bir kez daha anladım. Tüm Isparta esnafını, işletme sahiplerini ve çalışanlarını bir İK'cı olarak canı gönülden tebrik ediyorum. Kısa günün karı derler ya hani, benim de kısacık tatilimin karı sizler oldunuz.

   Yaşadığımız her anın içerisinde, ders alacak bir şey mutlaka vardır. Bakmak için değil, görmek için bakabiliyorsak eğer .... Ben gezdim, gördüm, ders hatta dersler çıkardım. Dilerim sizlerin de aklında küçük bir soru işareti oluşturabilmişimdir.

                                                      İYİ PAZARLAR


3 Temmuz 2016 Pazar


                             Stratej''İK'' misiniz?


   Çalışma hayatı, dinamizmin üst düzeylere çıktığı, sürekli bir koşuşturma ve telaş halinin mevcut olduğu canlı bir organizasyondur. Her dakika hatta her saniye kendinizi önemli bir karar vermenin eşiğinde bulabilir, şirketinizi alenen etkileyecek bir konuda tercih yapmak durumunda kalabilir hatta hiç beklemediğiniz bir anda, sorumluluk alanınız ile ilgili hesap vermek zorunda olabilirsiniz. Eğer bir İK'cı iseniz; söz konusu bu durumlara biraz daha aşina olmanız normal. Bir İK departmanı çalışanının, şirket içi konumu gereği, her zaman çalışan ve yönetim çıkarları arasında etkin kararlar vermesi beklenmektedir. Hani şu aşağısı sakal, yukarısı bıyık mevzusu... İşte bu nedenle stratejİK olabilmek şart! İyi bir ik'cı ancak stratejİK olabildiği sürece hızlı ve etkin karar alabilecek, şirket içi sürekli iyileştirmeyi mümkün kılabilecektir. Peki bir ik'cı nasıl stratejİK olabilir?

  1. Faaliyet gösterdiğiniz sektörün beşeri kaynak gerekliliklerini ve  rakip firma beşeri kaynak yönetimi stratejilerini yakından takip etmelisiniz. Çalışan sayınızın güncel listesi sürekli elinizin altında bulunmalı ve yayınlanan istatistiki bilgileri takip ederek, şirketinizin genel sıralaması hakkında çıkarımlar yapabilmelisiniz.
  2. Gerçekleştirdiğiniz faaliyetleri, sizden her istendiğinde, raporlayabilme yetisine sahip bulunmalısınız. Rapor verebilmek, yaptığım işi iyi biliyorum! demenin en kolay yoludur.
  3. Çalışanlarınızı izlemelisiniz. Öyle sayısal veriler, özlük dosyaları, kamera kayıtları üzerinden bir izlemek değil kastettiğim. Gerçek anlamda izlemek...  Fikirlerine önem verdiğim bir üstat ''İK'cının koltuğu mümkün olduğunca boş kalmalı'' derdi. Evet, sürekli oturmamalı, gün içerisinde departmanları gezmeli, insanlara; günaydın, kolay gelsin, bu gün iyi görünmüyorsunuz konuşmak ister misiniz ya da geçen gün doktora gitmiştiniz şimdi iyi misiniz? diyebilmelisiniz! Öğle yemeği sonrasında bahçede bir tur atarak, hem kendinize bir nefeslik zaman yaratabilir hem de bahçenin gerçekten güzel temizlenip temizlenmediğini kontrol edebilirsiniz. İnsanlara; denetlendiklerini hissettirmeden denetim yapmak, hizmet iyileştirilmesinin en doğru ilk adımıdır.
  4. Çalışan ve kaytarma eğilimi içerisinde olan personeli ayırt edebilmelisiniz. Her ne kadar, çalışanlarınıza güvenmek temel prensibiniz olmalıysa da, iş yaşamındaki gerçekleri de göz ardı etmemelisiniz. Bazen on personel ile çalışan bir işletmede, işler yalnızca beş personel tarafından yürütülebiliyor ve ne yazık ki bu işletmelerin bir çoğu da durumun farkında değil. Sabahtan akşama kadar, koltuğunu ısıtan, telefonu ile ilgilenen ya da sürekli olarak mola halinde olan kaytarma eğilimli personeli, canla başla çalışan personelinizden ayıramazsanız, verimli ve etkin çalışan personelinizi kaybetmeniz an meselesi bilesiniz!!
  5. Ulaşılabilir olmalısınız! Şunu bilmelisiniz ki, kapınız bir personel tarafından çalındığında, karşısına çıkmamanız büyük bir kabalıktır. Daha da önemlisi, iş etiğine son derece aykırıdır. Yoğun ve meşgul dahi olsanız, kapınızı çalan personelinize bu durumunuzu kibar bir dille izah etmek için karşısına çıkmalısınız. Personelinizin size vermek istediği, önemli bir kararı etkileyecek, ciddi bir bilgi olabilir! ve siz onu kapıdan çevirerek belki de hayatınızın strateji hatasını yapıyor olabilirsiniz... kim bilir?
  6. Kimse sizden istemiyor olsa dahi, veri toplamalı, istatistik çıkarmalı, bilgiye sahip olmalısınız... Bir gün, ciddi bir karar almanıza yardımcı olacak ya da almış olduğunuz bir karar nedeni ile hesap vermeniz gerektiğinde, kanıt niteliği taşıyacaktır.
  7. Eğer vermiş olduğunuz kararların doğruluğuna inanıyorsanız, size yanlış olduğu ispat edilene kadar, korkusuzca kararınızın arkasından durmalısınız. Kararlı olmak, en güçlü iş stratejilerinden biridir!
son olarak; vermiş olduğunuz her karar ve yapmış olduğunuz her işin ardından vicdanınızın rahat olduğuna emin olmalısınız! Aklınızın onayladığı bir karar, vicdanınızı rahatsız ediyorsa durdurun kendinizi.Muhakkak başka bir yolunu bulabilirsiniz! İyi bir İk'cının sahip olması gereken belki de en önemli özellik, kapalı yüz yol dahi olsa pes etmeyip,yüz birinci yolu yaratabilmektir.

Yukarıda belirttiğim tüm şartlar, aslında yalnızca bir İK'cının değil, çalışma hayatı içerisindeki her bireyin mümkün mertebe gerçekleştirmeye çalışması gereken şartlardır. Ama, işi insan ile olan biz İK'cılar için StratejİK olmak, bir kaç kademe daha önemlidir dersek sanırım yalan olmaz...

Bayramların o kendine has dinginliği ile birlikte yorgunluğunuzu üzerinizden atarken, şu StratejİK olma durumunu bir daha gözden geçirmenizi önerir ve bayramınızı şimdiden kutlarım..



26 Haziran 2016 Pazar



                    GELİN BİR ANLAŞMA YAPALIM


    Bazen işine aşık bir İK'cı bile, kendisini ifade edecek cümleler kurmak için kendisini fazla yorgun hissedebilir. İşi bu noktaya getirmeden önce kesinlikle biraz sonra sıralayacağım konularda bir anlaşmaya varmalıyız;



  • İNSAN KAYNAKLARI UZMANI/PERSONELİ/MEMURU .... SİZİ İŞE ALMAZ!

   Sizi işe alacak olanların seçimini kolaylaştırmak, en doğru adayı en doğru pozisyon için seçmelerini sağlamak adına bir takım ön değerlendirmeler yapar ve değerlendirme sonuçlarını, gerçekten işe alınmanıza karar verecek insanlara sunar.


  • İNSAN KAYNAKLARI UZMANI/PERSONELİ/MEMURU.... SİZİ İŞTEN ÇIKARTMAZ!

   Sizin, üretim/hizmet performansınızı, verimliliğinizi, kurumsal kimlik ve hedefler ile uygunluğunuzu gözlemler, gerekli raporlamaları, tarafsız bir şekilde, ilgili yöneticilere sunar. Sonunda işten mi çıkarıldınız? O zaman öncelikle kendi performansınızı, kurumsal bağlılığınızı, kendinizi ispatlayabilme yetinizi bir gözden geçirmenizde yarar var... Ya da kurumunuz ile karşılıklı beklentiler konusunda yıldızınız barışmamıştır belki. Her ihtimalin sonunda aynı noktaya geri dönüyorum; ''insan kaynakları çalışanları günah keçisi değildir''


  • İNSAN KAYNAKLARI UZMANI/PERSONELİ/MEMURU ..... SİZE VAATLERDE BULUNMAZ!

   Bir iş görüşmesine gittiniz... Karşınızda şık, resmi, ciddi bir ik'cı oturuyor. Gerekli mülakatlardan geçtiniz, şimdi sıra karşılıklı beklentilerin ve şartların görüşülmesine geldi. Az sonra sevgili ik'cınızdan duyacaklarınızın hiç biri, kendi hayal dünyasının bir ürünü değildir. Şartlar size çok cazip gelmemiş ise sevgili ik'cınızla pazarlık yapmaya çalışmayın zira kendisinin kurum şartlarını sizin için değiştirme inisiyatifi bulunmuyor, kazançlı çıkamayacaksınız!

  •  İNSAN KAYNAKLARI UZMANI/PERSONELİ/MEMURU ..... DERYA ABLA DEĞİLDİR!

   Tabi ki bir kurumun çalışanı olarak, kurum ve görev alanınız ile ilgili ve ya özlük haklarınıza ilişkin her konuda kapısını özgürce çalabileceğiniz yer, kurum İK departmanı kapısıdır. Lakin, sevgili İK'cınız da bir DERYA ABLA değildir bilesiniz! İşinizden memnun değilseniz ve bunun kurumsal bir nedeni de yok ise yani sorun tamamen içinizdeyse, çözümü oldukça basittir! DERHAL İSTEMEYEREK YAPMAYA ÇALIŞTIĞINIZ O GÖREVİ VE GÖREV ALANINI TERKEDİNİZ.


  •  İNSAN KAYNAKLARI UZMANI/PERSONELİ/MEMURU ..... SİZİN KİŞİSEL İYİ NİYET ELÇİNİZ DEĞİLDİR!

   Lütfen, sevgili İK'cınıza, filler sebebi ile Timur'un karşısına çıkarılmış Nasreddin Hoca muamelesi yapmayın. Evet, bir takım haklarınız var ve belirli kanunlar ile güvence altındasınız. Evet, mesleğimiz gereği sizi ve çalışma hayatı içerisindeki kanuni hak ve özgürlüklerinizi korumak ve gözetmek durumundayız. Ancak sizin kişisel avukatınız asla değiliz. Size hakkınızı ve hakkınızı arama yollarını, hiç kimseden çekinmeden tüm gerçekliği ile anlatırız ancak kurumsal çıkarları ve işveren çıkarlarını da düşünmek durumunda olan biz sevgili İK'cılar, işverenleri de sahip oldukları hak ve özgürlükleri konusunda bilgilendiririz. Biz buna, ''teraziyi dengede tutmak'' diyoruz. Ne sizden ne de işverenden yana, ekstra ağırlık koymayız!


  •  İNSAN KAYNAKLARI UZMANI/PERSONELİ/MEMURU ..... 'NUN SİHİRLİ BİR DEĞNEĞİ YOKTUR!

   Eğer, içinizde azim ve başarabilme inancı, kurumsal bağlılık ve istek yok ise, yeryüzündeki hiç bir İK'cı, sizin motivasyonunuzu yükseltebilecek bir sihirli değneğe sahip değildir! Üzgünüz...



   Eeee en nihayetinde biz İK'cılarda sadece birer çalışanız. Ama çalışma hayatına, hem çalışan hem de işveren gözünden bakmak zorundayız. Şunu da bilmenizi isteriz; eğer bir İK'cı işvereni tarafından dikte edilenleri birinci ağızdan çalışanlara tebliğ edecek olsa idi o işyerinde bağlılık, motivasyon ve sakinlik adına bir şey kalmazdı. Ya da tersini düşünelim; eğer bir İK'cı, çalışanların kendisine ilettiği her talebi, her şikayeti ve serzenişi olduğu gibi işverenin önüne sunsa idi, huzurlu bir çalışma ortamı asla mümkün olmazdı. Uzun lafın kısası; sevgili İK'cınızın işi gerçekten zor. Gelin şu saydığım hususlarda anlaşalım, birbirimizi üzmeyelim...

                                                                       MUTLU PAZARLAR...





21 Haziran 2016 Salı


                     SİZİN GELDİĞİNİZ YERDE İNSANLAR NASILDIR?


   İşletmelerin ''müşteri algısı'' uzun bir süredir, zihnimi meşgul eden bir konu. Müşteri nedir? Kimdir? Kimlerdir?... Öyle sözlük karıştırmaya gitmeyin hiç! Merak ettiğim, bir endüstri ya da hizmet işletmesinin, bir aile şirketi ya da küçük esnafın, KOBİ ya da global şirketlerin kimleri müşteri tanımlamasının sınırları içerisine dahil ettiği... Bu merakımdan hareketle, yaklaşık iki yıldan bu yana, müşteri memnuniyeti konusunda hassas olduğunu düşündüğüm bir çok işverene aynı soruyu soruyorum. '' Memnun etmeyi amaçladığınız müşterileriniz kim?'' Yaklaşık iki yıldır, istisnaları bulunsa da, soruma aynı cevabı alıyorum; -ürünümüz/ hizmetimiz için para ödeyen herkes! Peki gerçekten öyle mi? Ne yazık ki hayır... Hatta gönül rahatlığı ile söyleyebilirim ki; hizmet kalitemizin genel olarak düşüş eğilimi göstermesinde ve sektörel daralmalarda bu yanlış inanışın etkisi çok büyük.

             “ ŞİRKETTEKİ HERKES EN ÜST YÖNETİCİNİN MÜŞTERİSİDİR. ”                                                                                                                         Fred Smith

   Evet,  yanlış okumuyorsunuz. Zamanımızın en büyük yatırımcılarından Fred Smith, adeta düşüncelerimi tek bir cümleye yansıtıvermiş. Eğer siz, üst düzey bir yönetici/ işveren iseniz, tanımanız gereken en ÖNEMLİ ve ilk müşteri kitleniz ÇALIŞANLARINIZ olmak zorunda! Haliyle memnun etmeye önce iş müşterilerinizden başlamalısınız. Dedemin sürekli anlattığı bir hikayeyi anımsıyorum, konu ile örtüştüğünü düşündüğüm için sizinle de paylaşmak isterim;

Zamanın birinde çok uzun yollar, dağlar hatta tepeler aşıp yorulmuş bir gezgin, yolunun üzerinde yüksek surlarla çevrili bir şehir görmüş. Biraz soluklanıp, karnını da doyurabilmek için iyi bir fırsat olduğunu düşünen gezgin, şehrin girişine geldiğinde, kapının önünde oturan yaşlı bir bilge görmüş. Olur ya seferilik hali, insanın karşısına nerede ne çıkacağı belli olmaz diyerek, bilgeye yaklaşan gezgin sessizce;

-Afedersiniz, bu şehrin insanları nasıl insanlardır? diye sormuş. Bilge soruya soruyla karşılık vermiş...
- Senin geldiğin yerde insanlar nasıldır?

Soru karşısında şaşıran gezgin bir müddet düşündükten sonra cevaplamış,
- Sevgisiz, karamsar ve tehlikeli..  bu cevap üzerine yaşlı bilge; burada da aynı diyerek oturduğu yerden kalkmış ve gitmek üzere yola koyulacakken, şaşkınlığı üzerinden atan gezgin

- Bir dakika, demiş.. Peki, geldiğim yerde insanlar güler yüzlü, misafirperver ve güvenili deseydim? Yaşlı bilge gülümsemiş ardından devam etmiş, cevabım yine aynı olacaktı... '' Burada da aynı.''


Eğer her şey yolunda gitsin istiyorsanız, yolun sonundakilerden önce, yolun başındakiler için iyileştirmeler yapmalısınız. Başarı merdivenlerine tırmanırken, önce ilk basamağı kontrol etmelisiniz ve kuşkusuz müşteri güveni ve memnuniyeti bekliyorsanız, önce iç müşterilerinize yani sizi, nihai alıcılarınız karşısında temsil eden çalışanlarınıza güven vermelisiniz. Unutmayın, çalışanlarınız ne ise, müşterileriniz o'dur!


20 Haziran 2016 Pazartesi

                                 BEŞ DAKİKA MOLA

''Eğer işiniz başka hiçbir şeye zaman bırakmayacak kadar yoğunsa yanlış giden bir şeyler var demektir; sizinle ya da işinizle ilgili.''
                                                          William J. H. Boetcker.


   Vazgeçin artık, ''7/24 çalışacağım'' hırsından, hayatın tüm manzarası aracınızın sağ camından akıp geçerken siz ısrarla sol cama bakıyorsunuz ve farkında bile değilsiniz. Plansız, programsız işler silsilesi içerisinde saatlerinizi harcıyorsunuz. Aynı dosyalara defalarca bakıyorsunuz, aynı yollardan onlarca kez geçiyorsunuz, aynı cümleleri kuruyor, aynı hataları yapıyor ve en başa dönüyorsunuz. Yoğunsunuz... Çünkü sistemsiz bir çalışma hayatı içerisindesiniz. Prosesleriniz BELİRSİZ! Çoğu zaman, sabah işe gittiğinizde önce hangi işten başlayacağınızı bile bilmiyorsunuz. Siz sosyal bir varlıksınız, sosyalleşme ihtiyacı duyuyorsunuz. İşte tam olarak bu sebeple vazgeçin bu sistemsizlikten. Öncelikle şu biyolojik saat hikayesine bir kulak verin bence. Erken kalkın mesela, güne erken başlayın. Öyle spora, temiz hava almaya vaktim yok benim demeyin inanmam! Eğer istiyorsa insanoğlu, her şeye yetirebilir zamanı. Misal; kendimi bildim bileli 5.00'de uyanmış, en az bir saat, denize nazır ya da doğanın eşsiz sakinliğinde koşmuş, ardından mis gibi bir kahvaltı yapmış, kendimi güne hazırlamış ve 9.00 mesaime yetişmişimdir. Tabi ki bir sahil kasabasında yaşıyor olmanın, zaman yönetimine katkısı tartışılamaz ama aynı rutini İstanbul, Ankara gibi hayat akış hızının yüksek olduğu yerlerde gerçekleştiren insanlar da tanımıyor değilim bilesiniz. Kısacası, zamanım yok palavrasından kurtulun! Kendinize, gününüzü planlarken, aynı zamanda kendinizi de dinleyebileceğiniz bir nefeslik zaman yaratın... İşinizin başına erken geçin. İşte en önemlisi de bu. Bedenen işe erken başlamaktan bahsetmiyorum tabi... Bilgisayarınızın karşına geçtiğinizde, o ekranın karşısında hangi sebeple oturduğunuzu, nereden başlamanız gerektiğini biliyor olmaktan bahsediyorum. Çalışma sisteminiz, domino taşı misali zincirleme olarak işliyor ve yaptığınız her doğru iş bir sonrakini kolaylaştırabiliyor ise ne mutlu size. Şunu da unutmayın, robot değiliz, değilsiniz… Bir saat çalışıyorsanız en azından 5-10 dakika kendinizi dinlemeye fırsat verin. Bu şekilde çalıştığınız bir saat, aralıksız çalıştığınız üç saatten daha verimli geçecek, emin olun. İktisat biliminin, hayatın her alanına uyarlayabildiğim harika bir kanunu vardır. ‘’AZALAN VERİMLER’’. Bu kanun der ki, aşırı susuz kalmış bir insana vereceğimiz ilk 1 bardak su o kişi için inanılmaz kıymetli olacaktır. Vereceğimiz ikinci bardak su yine çok kıymetli olacaktır ama ilk bardak kadar olmayacaktır.  Ancak birkaç bardak daha içtikten sonra her yeni bardak su bir öncekine göre daha az hoşuna gidecek ve bir noktadan sonra tamamen susuzluğunu giderdiğinde sudan elde edebileceği faydanın zirvesine gelmiş olacaktır. Bu noktadan sonra hala su içmeye devam ederse sudan zevk almak yerine rahatsız olmaya başlayacaktır yani her ilave bardak suyun faydası yerine zararı olacaktır. Çalışmak da tam olarak böyledir. Eğer çalıştığınız her dakika, bir önceki dakikada yaptıklarınıza artı bir şeyler katamıyorsanız lütfen sadece on dakika kendinizi dinleyin, bir kahve alın, işyerinizin bahçesinde kısa bir yürüyüş yapın… İmkanınız mı yok? O halde, diğer departmanlarda çalışan insanlara ‘’merhaba’’ ya da ‘’kolay gelsin’’ demek için odanızdan, bilgisayarınızın başından ayrılın. O on dakika içerisinde zihninizin, karmaşık bir işi en kısa sürede çözebilecek bir çözüm üretebildiğini göreceksiniz. Sanılanın aksine, eğer tüm işlerinizi eksiksiz ve hatasız bir şekilde tamamlamışsanız, 5 saat yerine 3 saat çalışmış olmanızın hiçbir önemi yoktur. Kaldı ki bu, sizin asla tembel ya da kaytarma eğilimi içerisinde olduğunuzu göstermez. Bilakis, çalışkan, çözüm odaklı, zeki ve sistemli olduğunuzun açık bir kanıtıdır. Tabi cümlenin başında belirttiğim koşulları sağlıyor olmanız şart!

   İnsanoğlu, yarın başına ne geleceğini bilmeden yaşar. Eğer sabah, gözlerinizi sağlıklı bir şekilde yeni bir güne açmışsanız değerini bilerek, hakkını vererek yaşamalısınız. Hayatın tüm yoğunluğuna karşılık çalışmaya zaman ayırabiliyorsanız, işin tüm yoğunluğu karşısında hayata da zaman ayırmak zorundasınız! Unutmamanız dileğiyle, mutlu haftalar..

4 Haziran 2016 Cumartesi

                                 ZEHİR


   PERYÖN’ün (Türkiye İnsan Yönetimi Derneği) dergisi ‘PY’nin’  bir sayısında okuduğum harika bir makale vardı. Makalenin başlığı şöyleydi:

“Güç ve kontrol hazzının hazin sonu...”

   Hatta makalenin yayınladığı günlerde, hürriyet gazetesi köşe yazarlarından Ertuğrul Özkök de aynı makaleyi okumuş ve benim hissettiklerimi hissetmiş olacak ki, güzel bir yazı da o kaleme almıştı. O dönemlerde üniversiteden yeni mezun olmuş, henüz emek piyasasına ya da çalışma hayatına ait acımasız gerçeklerden habersiz bir ''YENİ MEZUN''dum. Deneyimsiz, bilgili ama pratiksiz...  Makalede öncelikle, YÖNETİCİ ve LİDER arasındaki ayrım vurgulanmıştı. Şöyle tanımlanıyordu;

   Yönetici; işleri, Lider ise İnsanları Yönetir... hoş bu cümleye katıldığımı söyleyemeyeceğim. Zira içerisinde bulunduğumuz çağ; insanları, yönetenler ve yönetilenler olarak ayıran anlayışın çuvallama örnekleri ile dolup taşıyor! Yine de içerik bakımından genel bir tanımlama olduğunu söyleyebilirim. Her ikisi de şüphesiz ki ''işe yön verme ve insanı yönlendirme'' gücüne sahip! Fakat asıl mesele,  gücün orantılı ve sınırlar dahilinde kullanılmasında. Eğer bir yönetici; hastalık seviyesinde bir kontrol tutkusuna sahip ise, felaket bir tablo çıkıyor ortaya. Makalede bu tip yönetim anlayışı şu şekilde ifade ediliyor; Karakter özellikleriyle etrafındakilere ağır ve kalıcı zararlar veren bir yönetici anlayışı...” tamamen zehirli, zararlı, yakan, yıkan bir anlayış...

Makalenin devamında söz konusu Yöneticinin karakteristik özellikleri yer alıyordu; Kimdi bu yönetici, nasıl bir adam ya da kadındı? Yazıda aşağıdaki maddeler kullanılarak,


  • Albenili
  • Manipüle yeteneği yüksek
  • Yönettiği insanlara kötü davranan
  • Her şeyi kontrol etme gereği duyan ve bundan haz alan,
  • Moral bozan
  • Çevresindeki insanları bilerek ve isteyerek kötü duruma sokan, kendisine muhtaç kılan,
  • İnsanların mücadele gücünü kıran,
  • Korkutan,
  • Haksızlık yapan,
  • Yönettiği bireyleri küçümseyen,
  • Küçük düşüren,
  • Farklı düşünenleri cezalandıran,
  • İnsanın değerini anlamaktan yoksun,
  • Eleştirel düşünen, sorgulama yeteneğine sahip insanları dışlayan,
  • Başarısızlıktan Korkan
  • Özgüven kaybı ya da aşırı büyüklük sanrısına sahip
bir yönetici tipi betimlenmişti.  Makaleyi okuyup bitirdiğimde, Tanrım.. demiştim, bu bir yönetici değil ancak ruhsal bir hastalığa sahip ve mutlak suretle tedaviye ihtiyacı olan bir hasta olabilir.  O günden bu güne hayatımda çok şey değişti. Tecrübe edindim, daha çok şey öğrendim, daha belirgin fikirlerim oldu, ifade yeteneğim gelişti misal... Ama hala, bir yerlerde karşıma çıkıp aynı yazıyı okuduğumda ya da böyle biri ile karşı karşıya geldiğimde kendimi aynı şekilde ifade ediyorum.

'' TANRIM, BU BİR YÖNETİCİ YA DA LİDER DEĞİL ANCAK TEDAVİYE İHTİYACI OLAN BİR RUH HASTASI OLABİLİR''  
üstelik en büyük zararı KENDİSİNE olan bir hasta...


3 Haziran 2016 Cuma


                 KANGRENLİ BİR SİSTEME SİTEM!

    Bu yazıyı kaleme almak için uzunca bir süre düşündüm.Belki bir tanesine beni haksız çıkarabilecek bir yanıt bulabilirim umudu ile kendi kendime onlarca hatta yüzlerce soru sordum. Ne yazık ki ne yanıtlarım değişti ne de düşüncelerim... Üniversite yıllarında, bir hipotez olarak aklıma düşen bu konuyu çürütecek bir hipotez ne yazık ki kuramadım. Şimdi siz, nedir bu kadar mübalağalı dile getirdiğin düşünce diye soruyorsunuz, hemen yanıtlayayım; Türkiye'de çalışma hayatı adeta, kangrenli bir bacak... Kesip atsanız da boş, kabullenip sussanız da... !! Ülkesine aşkla bağlı bir vatandaş olarak, içim kan ağlayarak kullandığım bu ifademin tüm sebeplerini maddeler halinde belirtmek istiyorum;


  1. Kurumsallaşmak istediğini söyleyen fakat asla kurumsallaşmak istemeyen! aile şirketlerinin yaratmış olduğu bir istihdam alanının tam ortasındayız.
  2. Vasıflı personel isteyip, personelin vasıflarını kullanmasına asla izin vermeyen bir yönetim anlayışı ile mücadele ediyoruz.
  3. plansız, vizyon ve misyonu bulunmayan ya da bulunsa dahi tepe yönetimin dayatması sonucu oluşturulmuş olması nedeni ile çalışanlar tarafından benimsenmeyen rotasız işletmeler yaratıyoruz.
  4. Görev tanımları oluşturuyor, görev tanımında belirtilen nitelikleri taşımayan personelleri işe alıyor, görev tanımında olmayan işler yaptırıyoruz. Hatta çoğu işletme için şunu söyleyebilirim ki; görev tanımı mı? O da ne??
  5. İster yönetici olsun ister çalışan ''İş Kanunumuzun Emirlerini'' bilmiyoruz. Bazen de bilip bilmemezlikten geliyoruz.
  6. Yöneticiler hala daha, bilmem hangi departmanda kim kiminle çay içmiş, bilmem hangi departmanın yöneticisi sandalyesinden kaç kere kalkmış derdinde... üstelik bu merakın giderilmesi için işletme içerisinde tutulan personelin sayısı, gerekli olan personel sayısını çoktan geçmiş.
  7. İşinin gerektirdiği görevleri, yapması gereken işleri, söylemesi gerekenleri onaysız, izinsiz söylemeye ve yapmaya cesaret edemeyen nitelikli personellerimiz ile gurur duyuyoruz
  8. Sosyal yaşamın varlığından bir haberiz.
  9. Durumlar gerçekten kötüye giderken, cesurca ''KRAL ÇIPLAK'' diyebilecek personeli yakınımıza dahi yaklaştırmıyoruz. Oldu ki böyle personelimiz var ise itina ile susturuyor, sindiriyoruz.
  10. dürüstlükte sınıf tekrarı yapıyoruz, eşitlikte ise çoktan sınıfta kaldık
  11. Onlarca prosedür oluşturup, yalnızca kafamıza estiğinde uyguluyoruz
  12. SİSTEMSİZ yola çıkıp, yolda sistem kurmaya çalışıyoruz
  13. Öfkemizi kontrol etmekte güçlük çekiyoruz, EGO'muza sözümüz dahi geçmiyor
  14. İş etiğine aykırı onlarca durum karşısında 3 maymunu oynayan yönetici ve personel kalabalığı içerisinde sesini duyurmaya çalışanları da susturuveriyoruz..
  15. ''İzahat'' ne demek? Anlamını bildiğimiz bir kelime olduğunu sanmıyorum. Açıklama yapmıyor, açıklama yapılmasını beklemiyoruz..
  16. Güvene dayalı iş ilişkilerinden bahsediyor, ama kimsenin kimseye güvenmediği çalışma ortamları yaratıyoruz
  17. Teknolojinin sunduğu nimetlerden yararlanmıyoruz,
  18. Kurumsal bağlılığın tek taraflı olduğuna inanıyoruz, sevilmek ile sömürülmek arasında ki ince çizgiyi bir türlü göremiyoruz
  19. Haklar, hukuk, adalet??? bahsetmek dahi istemiyorum...
  20. Network kavramını ise çok yanlış anladığımızı düşünüyorum. Zira sosyal ağ kurmak ile, çıkar ilişkisi kurmak aynı şey değildir!
yazılacak çizilecek onlarca madde daha olsa da, hafta sonuna girerken kendi kendimi ve sizi daha fazla bunaltmayacağım. Sizden tek istediğim, ister yönetici olun ister çalışan, eğer bir takım şeyler sizi fazlası ile sıkıyor ise kangrene dönüşmeden müdahele etmeniz. Belki de böylece, güzel ülkemin çalışma hayatı içerisinde bir kaç özel istisnadan biri olmayı başarabilirsiniz..