3 Mayıs 2016 Salı

               EVDEKİ HESAP ÇARŞIYA UYACAK MI?



''Kariyer Danışmanlığı''  bu aralar duyduğum ilginç mesleklerden bir tanesi. Bir o kadar da havalı... peki işe yarar mı? hiç bir mesleği küçümsemek, hiç bir meslek erbabını da kırmak istemem lakin cevabım kocaman bir HAYIR!! 

Avrupa'da yaşıyor olsaydık tamam derdim, eyvallah. Kariyer, karmaşık bir mevzu. Planlamak, üzerine düşünmek, taşınmak, hesap kitap yapmak lazım. Hoş, Avrupalı dahi olsa insan kendi kariyerini kendisi planlamalı ama, farz edelim planlayamadı...  Gider danışmanına, eğri oturur, doğru konuşur, şirket kariyer politikasını koyar önüne. Uzun uzun konuşurlar üzerine. Nihayet karara varırlar, bir yol çizer, hedef belirler, zaman sınırlaması oluşturur, mutlu mesut kariyer yaparlar. Fakat güzel kardeşim burası, TÜRKİYE! Burada işler senin planladığın gibi bile gitmiyor ki, planını başkasına yaptırasın. Misal;

Bir üretim şirketine, mal kabul sorumlusu olarak girdin diyelim. Canla başla çalışıyorsun, performansın takdire şayan. 
-Peki kim ölçüyor?? 
-evet, sen.
Bir hedef koydun kendine, birde zaman belirledin... bu performansla çalışırsam; 2 yıl içerisinde depo sorumlusu, 5 yıl içinde satın alma birim amiri olacağım!!
-Peki, 5 yılın sonunda?
- Patronun yeğeni geldi yurtdışından, master yapmış bilmem hangi ülkede.. Müdür oldu bizim bölüme..
-peki sen?
- mal kabul..

yani güzel arkadaşım, bir meslek alanı yaratıp, bir de bu mesleği; '' geleceğin mesleği'' olarak lanse etmeden önce, oturup bizim güzel ülkemizde işler nasıl yürüyor bir düşünün. Bu ülkede kimse, bir üst basamağı planlayamıyor. Evdeki hesap çoğu zaman çarşıya hiç uymuyor.. Yine de saygı duyuyorum, azimlisiniz vesselam.

2 Mayıs 2016 Pazartesi

YÖNET-(me)

       

                                  YÖNET-(ME)                 


   Orta ölçekli bir aile şirketi düşünün; söz konusu şirketimiz varlığını sürekli kılabilmek ve sektörde tutunabilmek adına çeşitli faaliyetlerden kaçınmıyor.
 
  • Doğru işe doğru personel seçmeye çalışıyor,
  • Personel yetenekleri ve eğitim seviyesi arttıkça, verimliliğin artacağını biliyor,
  • Personel eğitimine kaynak ayırıyor,
  • Personelin, en iyi ve en verimli şekilde çalışabileceği ortamlar yaratıyor,
  • Ofislerin ergonomik olarak tasarlanmasına önem veriyor,
  • Teknolojiyi yakından takip ediyor,
  • Pazara yönelik network çalışmaları yapıyor,
  • Sratejiler geliştiriyor,
  • Reklam için para harcıyor,
  • Sosyal Medyayı aktif kullanıyor,
  • Veri topluyor, pazarlama stratejilerinin belirlenmesinde söz konusu verilerden yararlanıyor...
 sonra şirket sahiplerinden biri yönetici koltuğuna oturuyor ve alanında UZMAN onlarca hatta yüzlerce personeline, emirler yağdırıyor. İnsiyatif vermiyor,  her işin kendi kontrolünde ve denetiminde gerçekleşmesini istiyor, hedefleri gerçekleştirecek olan personelden hiç bir görüş almadan hedefler belirliyor, fikir beyan eden personeli önemsemiyor, personelini giderek sessizleştiriyor... Az önce sıraladığımız tüm çabaları atın çöpe gitsin. Gelişemezsiniz, büyüyemezsiniz, tutunamazsınız...!!

   Artık çağ, y ve z kuşağının çağı. Yüksek donanımlı, yüksek kapasiteli, teknolojiye hakim ve ne yaptığını gerçekten iyi bilen bir personele ne yapacağını söylemek, onun yaratıcılığını törpülemekten, işletmeye bağlılığını azaltmaktan, köreltmekten ve soğutmaktan başka hiç bir işe yaramayacaktır. Böyle bir kitleye;
  •  liderlik edin,
  • mentor olun,
  • fikir danışın,
  • inisiyatif verin,
  • dinleyin,
  • ÖVÜN,
  • ödüllendirin,
  • sorumluluk verin,
ama yönetmeye çalışmayın. Bu insanların oto kontrolünden şüphe etmeyin. Yeteneklerini kendi elleriniz ile körelttiğiniz bir personel ordusu ile verimlilik sağlamanız neredeyse imkansız. Tabiki sizin aynı anda hem yönetici, hem reklamcı hem pazarlamacı, teknisyen, mühendis, insan kaynakları uzmanı, muhasebeci, finans uzmanı, bilgi işlemci, analist... olmanız da bir o kadar Ütopik. 

Zaman değişiyor, çalışma hayatı değişiyor, beklentiler değişiyor, vasıflar değişiyor, alışık olduğunuz yönetim anlayışı değişiyor... siz de değişin!


   

1 Mayıs 2016 Pazar

Şaşı Gözlü Gülle Atıcısı Teorisi

                Şaşı Gözlü Gülle Atıcılarına Dikkat!!

   Bu başlık size de enteresan gelmedi mi? Eğer cevabınız evet ise bir de ne ile ilgili olduğunu duyana kadar bekleyin...  Bu aralar dikkatimi çeken isimlerden biri de Jim Collins. Collins, Amerikalı bir yönetim danışmanı. Aynı zamanda, okuyup fazlası ile etkilendiğim GOOD TO GREAT isimli kitabın yazarı. İtiraf etmeliyim ki bu kiitabı elime ilk aldığımda çok cazip bir kitap olarak algılamamış olsamda, kapağını açıp ; ''İYİ, MÜKEMMELİN DÜŞMANIDIR''  cümlesini okumamla birlikte tüm ön yargılarımdan kurtularak kitabı okumaya karar verdim. Kitapta, iyi olmakla yetinen şirketlerin nasıl mükemmel şirketlere dönüştürüleceğine dair yol haritaları bulunuyor. Tabi ki bunun pek çok kompleks yolu mevcut fakat bir IK'cı olarak benim dikaktimi en çok; personeller ile ilgili kısımlar çekti. Özellikle de başlığımda da yer verdiğim ŞAŞI GÖZLÜ GÜLLE ATICISI teorisi! Collins söz konusu teori ile şirket sahiplerine, krizlerin yalnızca mali, ürünsel ya da sosyal medya odaklı ortaya çıkmadığını, tek bir personelin bile koskoca şirketleri, bir itibar krizine sürükleyebileceğini hatırlatıyor ve işinde mutlu olmayan, kurum kültürünü içselleştirememiş personelleri şaşı gözlü gülle atıcılarına benzeterek, okurken yüzümde kocaman bir gülümseme oluşturan şu cümleyi kuruyor '' Bu tip personeller şaşı gözlü gülle atıcıları gibidir... ara sıra, şans eseri size kupa kazandırabilir fakat her zaman seyircileri diken üzerinde oturtur!'' HARİKA... Şirketlerin neden her bir personelini dikkate alması gerektiği sanırım daha güzel ifade edilemezdi.


   Şimdi size sormak istediğim bir sorum var...

seyirciler arasında oturup olanı biteni diken üzerinde mi izliyorsunuz? Yarış başlamadan önce önlem almaya mı çalışıyorsunuz? Yoksa; Şaşı Gözlü Gülle atıcılardan biri siz olabilir misiniz??

İyi olmakla yetinmiyor, mükemmel olmalıyım diyorsanız, bu soruların cevaplarını ivedi bir şekilde kendinize vermelisiniz. Daha da önemlisi, verdiğiniz cevabın doğruluğundan emin ve tatmin olmalısınız. Unutmayın, zamanla yarışıyorsunuz. Bol Şans.



18 Nisan 2016 Pazartesi

Bir IK'cı Kolay Yetişmiyor

              BİR İK'CI KOLAY YETİŞMİYOR!

   Son zamanlarda kafamı nereye çevirsem, bir meslek danışmanı görüyor, elimi sallasam 50 İk'cıya çarpıyorum. Garip... Evet garipsiyorum çünkü bir İK'cı kolay yetişmiyor. Hele öyle 3 ay 5 ay deneyim, iki üç cv inceleme ile İnsan kaynakları yönetimi konusunda nirvanaya falan çıkılmıyor arkadaşım! Dur sana biraz özetleyeyim;

   Önce ne olmak istediğine emin olacaksın! ''amaaan hiç bir şey olamazsam, girerim iktisadi bilimler fakültesinin bir bölümüne sonrada bitirip insan kaynakları uzmanı olurum ohhh miss'' değil durum. Üniversite kapısını aralamadan önce '' ben çalışma hayatı içerisindeki en önemli kaynağı yani İnsanı sosyal, yasal, maddi ve manevi olarak yönetebilirim'' diyeceksin!  Ardından çalışma psikolojisini öğreneceksin, toplam kalite yönetiminin sınırlarında dolaşacak, anayasa hukuku, borçlar kanunu, şirketler hukuku, ticaret hukuku yollarında düşe kalka yürüyeceksin. 4857 İş Hukuku ile yatıp 5510 sosyal sigortalar ve genel sağlık sigortası kanunu ile kalkacaksın. ILO'nun tüm organlarını tanıyacak, Yönetime katılma, sosyal diyalog nedir? sorusuna, ''biz daha çooook uzağındayız'' diyebileceksin. Sendikalar hukukunun sillesini yiyecek, Fayol, Taylor, Hofstede ve weber ile tarihte kısa bir yolculuk yapacaksın. Ven tüm bunların yanında insan oğlunun sosyal bir varlık olduğunu, aklına kazıyacak, adını unutsan bile bunu asla unutmayacaksın. Sonra üniversitenin arka kapısından çıkacak, yoğun ve uzun bir iş arama evresinden geçeceksin. Onlarca ilan inceleyecek, analiz edeceksin. İlanda yer alan mesleğe ait görev tanımını arayacak, bulacak hatta tabiri caiz ise hatim edeceksin. Kanun bu çabuk değişir güzel ülkemde, sen emsallere bakacaksın. Mahkeme ne karar vermiş, neye göre karar vermiş diye merak edecek, oturup saatlerce örnek olayları ve mahkeme kararlarını okuyacaksın. Sonra aramaların nihayete erecek, sektöre hızlı ve karralı bir giriş yapacaksın. Pratiğin, teorikten ne kadar farklı olduğunu deneyimleyeceksin. Öğrenmenin yaşı hiç geçmez, sürekli okuyup, incelemeye devam edeceksin. Bir kaç başarısız işe alım gerçekleştirecek, bir kaç iş akdi feshinden sonra hüngür hüngür ağlayacaksın. İş zenginleştirme, genişletme, rotasyon derken verimlilik ve motivasyon işine de el atacaksın. Tabi eğitim ve performans değerlendirme de senin asli görevlerinden olacak. Takım tutar gibi personel tutmayacak, tarafsızlığı öğreneceksin. Özlük Dosyaları derya deniz... içinde kaybolacaksın ama asla bu dosyaları güncellemeyi unutmayacaksın. Personeline yakın olacaksın, onların hakkını iyi bilecek, haksızlık karşısında dimdik duracaksın. Fakaaaat, İşverenin de en az işçi kadar, yasal hakkı bulunduğunu bilecek ve onu da anlayabilecek kadar iyi empati kuracaksın.... yani yapacaksın da yapacaksın....



   Haydi diyelim ki sen, tüm bu aşamaları atladın ve zembille İK'cı oluverdin. O zaman ne olucak? işte o zaman hem sana, hem çalışma hayatına hemde güzelim mesleğe geçmiş olacak!!! 

26 Mart 2016 Cumartesi

  İnsiyatif Verebiliyor Muyuz?


   Ülkemizde faaliyet gösteren,  aile şirketlerinden KOBİ'lere,  kurumsal şirketlerden çok uluslu şirketlere hemen hemen her şirket için büyük bir muammadır "insiyatif" konusu. Kabul edelim ki bu ülkede,  bir başkasına insiyatif kullanma hakkı verme konusunda tedirgin ve çekingeniz. Yaptığı işi çok iyi bilen, profesyonelleri işe alıyor sonra da onlara ne yapmaları gerektiğini söylüyoruz. Sizce de bu traji komik bir yöneticilik vak'ası değil midir? Dünyaca ünlü Apple markasının yaratıcısı Steve Jobs, kendisi ile yapılan bir söyleşi esnasında, "bana ne yapmam gerektiğini söylemeleri için,  işini çok iyi bilen insanları işe alıyorum" demiştir. Gelmiş geçmiş en başarılı yöneticilerden biri olarak anılan,  marka dehası Jobs,  personeline uzmanlık alanı konusunda tam insiyatif tanıyorken,  güzel ülkemdeki yöneticilerin,  şirketlerini bakkal yönetiyormuşcasına yönetmeye çalışmasını aklım almıyor. Bunu ister ego olarak tanımlayın ister otorite, isterseniz de güç tutkusu. Nasıl tanımlanırsa tanımlansın sözlük anlamı "Başarızlık" olacaktır. Bir yönetici aynı anda hem muhasebe,  hem finans, hem pazarlama hem PR (public relationship) hem bilgi işlem hem de insan kaynakları yönetiminden anlayamaz, bunu baştan kabul edelim! Güvenelim,  insiyatif verelim, verimlilik ve performans artışı söz konusu ise taktir etmeyi bilelim,  övmekten korkmayalım.  Personelini övmek, yöneticinin otoritesini sarsmaz aksine ne kadar doğru bir ekiple çalıştığı gerçeğini ispat etmenin en güzel yolu övgüdür. Eğer şirketinizde mutlak başarı istiyorsanız, bırakın personelleriniz,  işleri ile ilgili sorunlara çözüm üretsin, kararlara katılsın,  sorumluluk alsın ve insiyatif kullansın. Her soruna müdahil olarak,  saygı duyulan Yöneticilik vasfına erişemezsiniz.

1 Aralık 2015 Salı


           SİZİN YOLUNUZ BELLİ Mİ?
Siz siz olun kurum içerisinde ki her işleyişi yazılı bir prosedür haline mutlaka getirin. Neden mi? Çünkü her ne olursa olsun, hangi durumda ne yapacağını bilmek kurum içi belirsizliği minimuma indirerek belirsizlige dayalı stresin önüne geçecektir. Örneğin; A kişisi, x firmasında büro memuru olarak çalışıyor, B kişisi ise y firmasında ayni statüde çalışıyor olsun. Diyelim ki her ikisi de kredi ödemesi için maaş gününden önce işletmeden bir miktar avans istemek durumunda kalsın. A kişisi, oryantasyon eğitiminde kendisine anlatıldığı üzere, avans talep dilekçesini hazırlayarak bir hafta önce ilgili departmana teslim ediyor, ilgili departman işveren onayının alınmasının ardından kişiye talep ettiği avans tutarını ödüyor ve A kişisi kredi ödeme gününden önce gerekli parayı temin edebiliyor. Gelelim B'ye... B kişisi önce paranın kaynağı olarak gördüğu muhasebe departmanına gidiyor, tabi muhasebe departmanınin işi başından aşkın.. bizim zavallıyı doğru finans departmanına gönderiyorlar. Fınans diyor ki Olmaz!! Hadi tıpış tıpış İnsan kaynaklarına...Bizimkisi yine bilmeziye çalıyor İK yazan kapıyı. İK sorumlusu veriyor eline kağıt kalemi yaz diyor. Bizimkisi ne yazacağını bilmeksizin bir dilekce yazıp veriyor. Dilekçe tüm departmanları dolaştıktan sonra işverene ulaşıyor ulaşmasına amaaaa, olmazzzz diyor işveren, bu dilekçe hatalı... bir kac hatalı turun ardından B parayı alıyor almasına ama kredi ödemesi çoktan geçti... Banka mutsuz mutsuz borç faizini alıveriyor bizimkinden.Ardından personel mutsuz, verimsiz, stresli.. işveren verimsizlikten şikayetçi. Yani uzun lafın kısası; yolunuz, yordamınız olsun, Yola çıkana gösterebilecek yönünüz olsun. Tabi bunlar muhakkak yazılı olsun...

     İyi Haftalar...

11 Kasım 2015 Çarşamba

        Memnuniyetsizlik Fısıltısı

Son zamanlarda kurumların başı, kurumsal imajlarını oldukça olumsuz etkileyen bir durumla belada; "memnuniyetsizlik fısıltısı". Nedir bu memnuniyetsizlik fısıltısı? Nereden gelir? Kaynağı nedir? Küçük bir hikaye ile açıklayalım;

Zamanın birinde, küçük huzurlu bir ülkede, koylülerin yetiştirdikleri çiçekleri köylülerden toplayarak, saray soylularına satıp geçimini sağlayan yaşlı bir bilge adam yaşarmış. Kimsenin hakkını yemez, kimsenin çiçegini begenmemezlik etmez, emeğe her zaman saygı duyarmış. Yaşlı bilgeye satması için çiçek yetiştiren köylülerin her biri, farklı bir çiçek yetiştirir, satılan çiçeklerden ise aynı miktarda altın kazanırmış. Bir gün, gül yetiştirerek bilgeye satan hin köylulerden biri, bilge adamın sattığı gül haricindeki çicekleri kötüleyerek, soyluların bu çicekleri istemesini önleyeceğini böylelikle bilge adamın kendisinden daha fazla gül alacağını düşünmüş.  Başlamış papatyaların nasıl kötü koktuğunu, yaseminlerin renklerinin solgun olduğunu, nergislerin nasıl bakımsız olduğunu heryerde anlatmaya... biraz zaman geçmiş, gerçekten de soylular diğer çicekleri beğenmez olmuş. Yalnızca güller satılıyor, bilge adam ise yalnızca gül yetiştiren köylüye altın verebiliyormuş. Bizim hin köylü şuursuzca diğer köylülerin yetiştirdiği ve bilge adamın satmaya çalıştığı çicekleri kötülemeye devam etmiş. Bir süre sonra hiç ummadığı bir şey olmuş! Soylular, tüm çiceklerinin kötü olduğunu düşündukleri bilge adamın güllerininde muhakkak kötü kokacağına ve bakımsız olacağına inanmaya başlamışlar ve artık güllerinde yüzüne bakmaz olmuşlar. Bizim köylü başını taşlara vurmuş vurmasına ama olan olmuş bir kere, kendi dili ile önce diğer köylülerin kazancını sonra da kendi kazancını engellemiş, emeklerin ziyan olmasına neden olmuş...

İşte "memnuniyetsizlik fısıltısı" denen şey tam olarak bizim hin köylünün takındığı nahoş tavrı ifade etmektedir. Kurum içerisinde sürekli bir şeylerden şikayetçi olan, kurum dışında memnuniyetsizliğini sürekli olarak dile getiren, azimle çalışmak isteyen insanların,hevesini kıran, kurum.imajını zedeleyen insanların kurum hakkında hiç bir dayanak olmaksızın, fısıldadıkları her şey bu kavrama kaynaklık etmektedir. Burada hin köylülerin yani bizim fısıltıcıların unuttuğu bir şey var tabi... Kötü bir kurumda çalıştığını ifade etmek aynı zamanda ben yalnızca kötü bir kurumda çalışmaya yetecek vasfa sahibim demektir. Kendi yolunu kapatmakla yetinmeyen, bununla birlikte başkalarının inancını da yıkan ve kurum imajını zedeleyen bu insanlari kendi vicdanları ile başbaşa bırakıyor ve iyi haftalar diliyorum...